Etiket arşivi: yeni sezon

Diziyi İzleyinceye Kadar Kitabını Okurum Vol.2: Outlander

Bunun ilk örneğini Game of Thrones’ta görmüştünüz zaten. Ne yapayım, totalde dizi için harcamam gerekenden daha az zamanda kitap bitiyor. Ayrıca içimden bir his, bunun GoT’tan daha zevkli olacağını söylüyordu ve yanılmadım. Bu konuda pek de kitap zevklerimizin uyuşmadığını fark ettiğim halde yine de akıl almadan duramadığım Felicia Day’in Goodreads’te verdiği gazın da etkili olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.

Diziyi İzleyinceye Kadar Kitabını Okurum Vol.2: Outlander yazısının devamı

True Blood: Soğuk İçiniz

Evet sayın seyirciler, bu yazlık sezonun da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Size yaz tatilimizi anlatacak değiliz fekat ilk yarısı eğlenceli ve verimli, son yarısı ise hoş olmayan problemlerle yüzyüze geçti diyebiliriz ama genel olarak iyiydi işte.

Ne yazık ki aynı şeyi yaz dönemimizin tek neşesi, sıcak gecelerimize vampir soğukluğu veren True Blood için söylemem mümkün değil. Şimdiye kadar yayınlanmış en sıkıcı sezon olduğunu belirtmemde fayda var. Derinlemesine inceleyelim:

Kitapları ne kadar okudunuz veya fikriniz var bilemiyorum tabii ama Eric&Sookie birlikteliği hiçbirimize sürpriz olmadı, öyle değil mi?Kaç zamandır ortada dolaşan rüyalar, efendim Eric’in “yapıma aykırı ama seviyorum ulen” tarzı komplikasyonları, Sookie’nin “istesem dağları dize getirirm, Eric’i köpeğim yapayım hele” gibi egosu bizi bugünlere getirdi. Önce hoş olacak diye düşündüm açıkçası çünkü kitaplarda ilişkileri pek tatlı, pek romantik, pek içtendi. Ama diziye döndüğümüzde meşhur “duş sahnesi”nden başlayarak herhangi bir ilişki derinliği olmadığı gibi Eric’in ilkokula yeni başlayan çocuk misali kaşlar hep havada Sookie annesine sorar gözlerle bakmasına kadar sıkıcı bir dönem oldu bizim için. Hele ki bi 3-4 bölüm sadece seviştiler. Ee yani? Burda bir dizi ilerliyor gençler, huu? Bu senaryo eksikliği kanımı dondurdu, bu kadar diyorum. Burayı daha sonra bağlamak üzere geri döneceğim.

Cadı meselesi aslında temelde güzel. Hatta Antonia da oldukça gerilim kattı ilk başlarda; geçmişi olsun, güneşe yürütmek olsun, hoştu. Ne zaman ki sona geldik, Antonia karakterinin de içi boşaldı ve hatta ve hatta son bölümde rezil bir imzayla aramızdan ayrıldı. Seni kınıyorum Antonia! Belki de tee o zamanlarda öldürülmen mantıklı olmuş.

Marnie’ye gelince… Petunia teyzem sonunda aradığı büyü gücüne kavuştu, keh keh keh (hep bu espriyi yazacağım günü bekledim). Muhtemelen bütün sezon boyunca sağlam bir oyunculukla karşımıza çıkan tek karakter Marnie’ydi. Korkak bezirgandan psikopat cadıya dönmesi belli adımlarla oldu ve bunu takdir ettik. Marnie, hep hatırlanacaksın.

Lafayette, aaah Lafayette. Senin çektiğin nedir dostum. Saçından başlamak istemiyorum ama beni öldürdü o saçlar. Seni de sırf bundan dolayı öldürseler yeri hatta. Sezon başından beri o büyücü işlerine katılmak istememen ne kadar doğru, ne kadar haklıymış. Medyum çıkmış olman da aslında son tahlilde iyi bile oldu, zira sizin grubun biraz ölü mantığına içeriden bakış atmaya çok ihtiyacı var (bkz. Sook). Jesus’u da en sevdiğim yan karakter olarak hatırlayacağım; ne diyeyim, hoş çocuktu.

Jessica is a bitch. Bu kadar.

Bill is the bitch’s father. Bu da bu kadar.

Sam, Arlene, Andy ve diğerleri benim için genelde bir anlam ifade etmese de bir Türk filmi edasıyla ilerleyip sezonu kapadılar. Sonuçta onlar da sıkıcıydı.

Bir dakika! Tara’dan bahsettim mi? İlk 3 bölüm adamımdı, sonra o da eski bayık haline döndü. Halbuki ondan çok şey bekledim. Yine de önümüzdeki sezona nasıl dönecek merak ettiğim tek soru.

Sezon sonuna gelirsek yavaştan; iki erkek arasında kalmak gibi bir mallığı kendi kendine yapan Sookie’ye Pam gıyabından en güzel hakaretleri döşedi:” I am so over Sookie and her precious fairy voo-hoo and her unbelievably stupid name. Fuck Sookie”. Canım Pam. O en üst vampir. Öylesi yok bu dizide. Nerdeyse Nan vardı ama o bile Pam’in yanında acemiydi. Neyse, döneceği çok önceden belli olan Russell Edgington herhangi bir sürpriz yaratmadı. Bunun yanında spastik Newlin biraz neşe katabilir 5. sezona.

Atladığım bir şey var mı? Varsa da geçti artık, yazıyı kapattım, önümüzdeki sezona kadar da True Blood’la muhatap olmayı düşünmüyorum. Zira bu tadda giderse bu dizi 6. sezon son olur benim için.

Şimdi kışlıklara dönmek zamanıdır.

Not: Sookie&Eric kitapçığı elimde bulunmaktadır, isteyene yollarım;)

Konuk Yazardan: İki Süper Tavsiye Birden Kuşağı

Bu yazıyla birlikte konuk yazar uygulamasını hayata geçirdiğimizi duyuruyorum.

Sevgili K., bu blogu da okuyan, ayrıca okumasa bile önemli değil, dizi konusunda tanıdığım herkesten daha donanımlı, araştırmacı ve başarılı değerlendirmeleri olan, konusuna hakim bir dostum. Yazıyı yazalı bir süre oluyor, bu arada ben de onun önerisini dinleyerek Big C’yi de izledim ve gerçekten zaman harcamaya değer olduğunu düşünüyorum. Zaten geçen zaman içerisinde Golden Globe açıklanarak ödül de aldı. Bu sebeple kendisine blogumuzda değerli fikirlerini paylaştığı için teşekkürü bir borç biliyor ve sizi önerileriyle başbaşa bırakıyorum.

En çok ağladığım film mi? 2 ay kadar önce sorulsa cevabım netti – “Babam ve Oğlum’da bile güldüm” .  Belki aşırı üzüntü anlarımdaki tepkimin gülmek olması, belki birlikte filmi izlemeye gittiğim arkadaşlarımın ağlamaktan şişip, tıkanmış görüntülerinin acayip komik olması , belki de her ikisiydi sebep. Sonuç olarak ağlamadım. Ağlamayı sevmediğimden değil, inanılmaz rahatlatıcı buluyorum aksine. Ağlak bir insan değilim sadece. Aman neyse ne!

Ağlamıyorsam hiç etkilenmiyor değilim. Tabiki çoğu film içime işlemiştir. Bu ağla(ya)mama huyum, bir arkadaş ortamlarında birçok kere film tavsiyesi almama sebep oldu. Ve bu da beni, İDO feribotundaki ağlayarak rezil olmama ramak kalışımın trajik ve bir o kadar komik hikayesine  adeta sürükledi.

İlk önerim, zaten yeterince açık  bu anımın tek bilinmeyeni, yani filmin adı ; Kız Kardeşimin Hikayesi (My Sister’s Keeper). Filmi tabiki tavsiye ediyorum. Tabiki ağlamadım yine. Ama bu sefer içimden gelmediğinden değil. Ortamın müsait olmayışından.

Bunca şey yazdım ama esas konu olan ikinci tavsiyeye gelemedim.  Zaten tavsiye edeceğim diziyi daha çekici kılmak için fazla laf dökmeyeceğim.  Her ne kadar daha çok drama kategorisine girdiğini düşünsem de, Golden Globe en iyi komedi dizisi ve en iyi komedi dizi- bayan oyuncu ödüllerine aday oluşu bile bir şansı hakketmesi için yeterli bence. Fazla bilgi de vermeyeceğim. Açın bakın IMDB’ye. Ancak şunu söyleyebilirim ki başrol bayanı inanılmaz bir oyuncu.  Laura Linney. Yan karakterler ve sözüm ona konuk oyuncular- yerleşik düzene bir an önce geçseler hiç fena olmaz- ayrı bir başarılılar. Bu arada ufak bir ayrıntıyı atlamışım sanırım, belki farkedenler olmuştur. Dizinin adı : The Big C.

Kısaca konusundan da bahsedeyim. 40’lı yaşlarda bir bayanın hayatı. Bayana ait birkaç özelik ise şöyle ; kesin tedavisi henüz olmayan bir çeşit kanser hastası,  lise öğretmeni, ergen bir erkek çocuk annesi, gönüllü evsiz+çevreci bir erkek kardeş ablası, sorunlu evliliği olan bir eş, vb. Tüm bu şartlarda bile kalan süresini en iyi şekilde değerlendirme çabasını inanılmaz şekilde işliyor. Dizi, çok güzel olması yetmezmiş gibi bir de yarım saatlik olanlardan, yani tadı damakta kalan cinsten.

İlk sezonu yeni bitti. 2011’de ikincisi gelecek. İkinci sezonu görmemek çoğu dizi için kötü olma göstergedir. Bazen ilk sezondan biten, çok sevdiğim diziler olmuştur. Bu durumda ikinci sezonu görmek iyi dizi olma göstergesidir, demek daha doğru olur. Bitirmeden hafiften konuya da değinmiş oldum. Bahsetmemek olmazdı. Ayıp.  Zaten dil, anlatım ve üslup vasat. Bari içerik birşeye benzesin. Bir yerde çok sevgili arkadaşım, nam-ı diğer Palmoth’un ve değerli bacısının misafiriyim. Böyle bir şans ve şeref herkeslere de nasip olmaz. Teşekkürler,  G.ğerim;).

K.

Yılın Hedehödösü#2: Diziler

Gökçeye bu maddeyi de kaptırmamak için elimi çabuk tutmam gerek! Girişi kısa keselim, bu sene
izlediğimiz dizilere bakalım:

Dr. Who

Bu yaz hayatımıza girdi. David Tennant’ın oynadığı 10. Doktor gezegenimizi Sycorax’lardan kurtardığı anda gönlümüzü fethetti, buralarda kendisine düzdüğümüz övgülerin haddi hesabı yok. Dünyanın bu en uzun süreli bilimkurgu dizisinde belki muhteşem efektler yok, ama senaryo, oyunculuklar ve British accent 3’lüsüne karşı koymak mümkün değil. Ve tabii ki: Exterminate! Exterminate! Exterminate!

Sherlock

Tanıtımını yaptık, ama tekrar tekrar dikkatinizi çekmekte sakınca görmüyorum. Sherlock
bu senenin başında Robert Downey Jr. ve Jude Law’un Sherlock Holmes’un ekmeğini yiyor olabilir, ama nasıl Guy Ritchie farklı bir tat getirdiyse, Sherlock’ta da farklı bir hava var, izlenesi, 2. sezonu beklenesi. Zaten sadece 3 bölüm, bir göz atın.

Behzat Ç.


Listedeki tek Türk dizisi. Başta Erdal Beşikçioğlu olmak üzere, bir kişi hariç muhteşem performans sergiliyor bana kalırsa. O kişi de Survivor’ın ekmeğini bu seferlik yiyor olabilir, ama devamlı koptu kopacak bir surat ifadesiyle ne kadar dayanır, bilinmez. Neyse. Açıkçası Ankara’yı ve Ankara insanlarını da bana sevdirdiği için ayrı bir yeri var Behzat’ın, en sevdiğim dizilerden birinin çekildiği şehirde yaşamak hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Senaryo+oyunculuklar dehşet, hala izlemiyorsanız geç kalmış sayılmazsınız.

The Big Bang Theory

Sheldon’ın kız arkadaşı var. Yeter bence bu bir süre daha. Bazzinga!

 

 

Black Books

Sadece 18 bölüm olmasına rağmen, 2004 yapımı bu dizi tutkal blog sahiplerinin ve eminiz ki bazı okuyucularımızın hayallerini televizyona taşıyan, hep aradığımız yaşam standartlarını
izlememizi sağladı: Şarap, bir dükkan dolusu kitap, sıfır sorumluluk, pisliğe bağışıklık ve sonsuz, uçsuz bucaksız huysuzluk! Dylan Moran’dan “Ah bir kitapçı dükkanım olsa, entel dantel takılsam” diyen
tüm dostlarımıza geliyor!

True Blood

Sookie Stackhouse ne zaman maço olduğu kadar işe yaramayan vampir sevgilisi Bill’i bırakıp Viking Eric’e gidecek? Sookie’nin aslında olayı ne? Jason’a ne olacak? 3. Sezon abuk bitti, ama 4. Sezonu iple çekmemize yetecek kadar iyi bir dizi, maalesef yazı bekleyeceğiz.

 

 

Merlin

Doğruya doğru, eğriye eğri, Merlin bütün Kral Arthur efsanesini allak bullak edip çorbaya çevirdi, o açıdan hiçbir değeri yok. Ama zevkli dizi. Gwen çok çirkin olabilir, Merlin büyü yaparken çok uyduruk konuşup burun deliklerini kocaman açabilir, İngiliz dizilerinin genel problemi olan görsel efektlerde de tatmin edici olmayabilir, ama aradığımız pek çok şey var: kavuşamayan aşıklar, komedi, macera, fantezi, dostluk, ihtiras ve haksızlık! Tabii bunların bazısı saçma, bazısı fazla uzayıp sakıza dönen şeyler ve klasik hikayeye bağlı kalınmaması ne olursa olsun sinirimizi bozuyor, ama 3. Sezonu bekleyen bizler için artık şikayet etme zamanı geçeli çok oldu.

Aşkı Memnu

Değil bir seneye, etkisi çok uzun sürecek senelere damgasını vuran, aşkıyla ihanetiyle Beren’iyle ve Kıvanç efendisiyle hafızalardan silinmeyecek bir dizi oldu. Bugün Baba Evi nasıl şevkatle hatırlanıyorsa, Aşkı Memnu ihtirasla anılacak.

Bu seneye damgasını vuran diziler sadece bunlar mıydı? Tabii ki hayır! Diğer David Tennat dizileri,
Blackpool ve Single Father’ı biliyorsunuz, House’un son sezonu çok iyi gitmiyor, HIMYM da baymaya
başladı, alışkanlıktan izliyorum, GG eski tas eski hamam, kimin eli kimin cebinde belli değil (Chuck ve Blair hariç herhalde), Spartacus’u izlemedik (aaaa diyen sesinizi duyuyorum ve duymamazlığa
geliyorum), Fringe’in ilk bölümünü izledim ve beğenmedim, onun yerine X-Files izleyin daha iyi.

Genele bakacak olursak Dr. Who hayatımızda yeni bir dönem açtı, bu konunun üstüne gideceğiz, cesaretimizi toplayabilirsek sadece 2005 ve sonraki dönemi değil, bütün Doktor Who evreni hakkında ayrıntılı inceleme sunmak gibi bir hayalimiz var.

Yılın diğer hedehödösüne kadar, so long!

Bir Sherlock varmış, canı sıkılan…

BBC adamımız. TRT böyle olsa, ciğerimi yese keşke. Ama yok, BBC açık ara en süper devlet kanalı. Yine muhteşem bir diziyle bizi mest etti: Sherlock. Günümüzde geçen hikayede, adından da belli olduğu gibi Sherlock Holmes başrolde. Ve tabii yanında Dr. Watson.

Sherlock rolünde Benedict Cumberbatch, Watson rolünde eski Arthur Dent, Martin Freeman var. Burada Martin Freeman için birkaç cümle edeceğim: Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde de yine bizleri, sıradan insanları temsil ediyordu, burada da Dr. Watson olarak normal insanların “manyak mısın bilader” diyeceği Sherlock Holmes’un yanında son derece normal, sıradan bir insan olarak muhteşem bir iş çıkarıyor. Tabii Benedict Cumberbatch de kedi gibi gözleri, ince yapısı ve soğuk duruşuyla Sherlock için ideal karakter olmuş.

Benedict Cumbermatch & Martin Freeman

Sherlock, zengin bir ailenin gereksiz zeki ve işsiz çocuğu olarak Scotland Yard’a yardımcı oluyor; kendisi ilk ve tek “danışman dedektif”. Bildiğimiz Sherlock’tan pek de farklı değil aslında, ancak Holmes’un elinde görmeye alışık olduğumuz piposu yerini nikotin bantlarına bırakmış. Watson ise Afganistan’dan dönen bir  asker doktor. Tesadüf sonucu tanışırlar ve Watson Sherlock’un yanına ev arkadaşı olarak Baker Street 221B’ye taşınır ve beraber olayları çözerler. Daha doğrusu Sherlock çözer, Watson da “manyak mısın bilader?” tarzında yanında takılır, ayak işini yapar, zira yapacak daha iyi bir işi yoktur.

Günümüzde geçtiği için Sherlock devamlı elde telefon, internetle haşır neşir, hemen gerekli bilgileri elde ediyor, ama çılgın gözlem yeteneği asıl ağzımızı açık bırakan şey. Dikkatlice yapılan saptamalar, ince laf sokmalar, sadece Sherlock’un görebileceği detaylar… Dizide bir başka dikkat çekici nokta da müzikler. David Arnold ve Michael Price’ın el attığı müzikler arasında Stargate, Casino Royale, LotR da var. Genel olarak dizinin kalitesi oldukça yüksek, çekimler için devlet bütçesini kısmaya gerek görülmemiş. Tabii günümüz Londra’sında geçmesi de ayrı bir kolaylık, ama izleyince anlarsınız. Senaryo da çok sevgili dizimiz Dr Who senaryosuna da sık sık el atan Mark Gatiss ve Steven Moffat elinden çıkmış, hatta Mark Gatiss Sherlock’un abisi Mycroft rolünde de göz dolduruyor.

Sadece 3 bölümden oluşuyor, her bir bölüm 90 dk. İlk bölüm “A study in Scarlet” hikayesinin, 2. bölüm “The Dancing Men”in, 3. bölüm ise birkaç hikayenin birden adaptasyonu.  Sherlock Holmes’u açıkçası sadece popüler kültürden biliyoruz, kitaplarla pek ilgilenmedik şimdiye kadar, o yüzden ne kadar Arthur Conan Doyle mezarında ters döndü, herhangi bir fikrimiz yok. Bizi mest etti, orası ayrı, belli ki tüm izleyicileri de mest etmiş, IMDB notu 8.9. Hatta yapımcıları daha da bir mest etmiş, 2. sezonu da geliyor, e zaten gelmeli, 3. bölüm çok abuk bitti.

Buyrun izleyin, trailer da aşağıda: