Etiket arşivi: yeni albüm

Arcade Fire: Reflektor

Sevgili son 4 aydır bu siteyi takip etmeyen sevenlerimiz, geri döndük! Neden gitmiştik diye sormayın çünkü ben söyleyeceğim: üşendik, sıkıldık, geziyle, politikayla, felsefeyle haşır neşir olduk, bol kitap okuduk, biraz müzik dinledik ve daha da az film izledik. Fakat artık yokluğa dayanamadık, evladımızın elinden tutmaya karar verdik. Hadi bakalım.

arcade-fire-reflektor-cover-500x500 (1) Arcade Fire’ın yeni albümü çıktı 2 gün evvel. Şahsen kendilerine ait 1 (bir) adet bile şarkılarını bilmeyen biri olarak ne öncekileri dinleyeceğimi sanıyorum ne de bu muhteşem albümü dinlemeyi bırakacağımı düşünüyorum. Yaklaşık 2 ay önce yayınlanan 7,5 dklık Reflektor açıkçası gelişini belli etmişti bugünün sosyalliğinin yalan haline: We’re so connected, but are we even friends? Ama hani… Fakat bana ters köşe yaptıran Arctic Monkeys’den sonra artık şaşırmıyorum arkadaş. Bu satırları yazarken bile 1 yıl önce sabah akşam bir maymun şarkısı dinlemeden günü bitirmeyeceksin deseler ağzını burnunu dağıtırdım, şimdi maymun olduk. Neyse, Kanadalı kalabalık grubumuza geri dönelim.

Hali hazırda James Murphy’nin elinin değip de ciksolukta, diskolukta tavan yapmayan şarkı veya grup var mı? Yok. Bu da öyle. 4 ay önce çıksa Daft Punk’ın ortalığın tozunu attıran albümüyle kapışamazdı ama şimdi, sonbaharda üşümemek için diskolara kaçan oynaklar için mis gibi 14 şarkı var ve artık onların zamanı. Albümü iki CD’ye ayırmışlar. İlki daha coşkulu, dinlerken el ayak vurmalı, ikincisi biraz daha dingin bir harekette. Zaten iki aydır yiyip bitirdiğim Reflektor’le açılıyor albüm, Here Comes the Night Time ile büyüyor ve favorim Normal Person’a geliyor: “Am I a normal person?/You know, I can’t tell if I’m a normal person/It’s true, I think I’m cool enough, but am I cruel enough?/Am I cruel enough for you?” ve ilk albümü solistin hanımının Fransız aksanıyla eşlik ettiği, aklına mutlaka takılan Joan of Arc’la bitiriyoruz. İkinci CDyi gizli bir parça, ardından da Here Comes the Night Time II yavaş yavaş açıyor ve Eurydice ve Orpheus’a selam çakıyorlar. Sonraki şarkıdan hiçbirşey ummamıştım, zira adı Porno olan bir şarkıdan ne bekliyorsunuz ama hayır- tekrarda geçirdim bugün bu şarkıyı! Bu arada hızımız düşmüştü, Afterlife’la aynen rölantide devam ediyor ve Supersymmetry’le kapatıyoruz.

Evet, 75 dakikalık bir zevki dinlediniz. Şimdi başa sarın ve bir daha dinleyin!

Reklamlar

Delta Machine: Depeche Mode’un yeni klasiği

Ben bir Depeche Mode fanıyım. Exciter’dan beri dinliyorum mükemmel insanları. İlk dinlediğim an aklımdadır, ilk kalbime düştükleri an da. 2006’da konser bittiğinde “bitmiş olamaz, değil mi?” diye yanımdakilere çaresizce sorduğumu da bilirim. Sürekli dinlemem ama dinlediğimde devamlı dinlerim. Karanlıkları bilen adamlar; insanın kendine ve etrafındakilere inancını sorgulamayı ve sorgulatmayı çok iyi beceriyorlar, acıyı öyle tempolarda veriyorlar ki size dayanma gücü oluyor. Halbuki dışardan baksan Dave göbek atıyordur.

Depeche Mode 17 Mayısta İstanbul’da, tekrar. Yeni albüm Delta Machine turu için geliyorlar. Tam 13. stüdyo albümü arkadaş. Benim dinlediğim 10. albüm. Yani takdir ederseniz burada bir Delta Machine değerlendirmesi yaparsam çok da kötü değerlendireceğimi söyleyemem. Yine de önden söyleyeyim, beklediğimin çok ama çok üstünde bir albüm bu. Sounds of the Universe ne kadar sıkıcıysa bu da tam tersi bir o kadar hızlı akan, yepisyeni ve bir o kadar eskilerin arasında yerini bilen 13 şarkı.

Açtık albümü, karşılama Welcome to my World. Ben bu şarkıyı bitiremem, onu biliyorum. Nakarata gelinceye kadar sakin bir ilerleyişk, nakaratta coşan bir hava. Hoşbulduk DM, hoşbulduk. Konser bununla başlasın, bağıra bağıra söylemek istiyorum: And if you stay a while/I’ll penetrate your soul/I’ll bleed into your dreams/You want to lose control. Dave Angel’da yine bariton sesini çıkarmış öne, ışık görmüş tavşan misali anlatıyor da anlatıyor. Çıkış şarkısı Heaven için bütün albümden bağımsız söyleyeceğim şey şudur ki, sinmedi bende. Belki daha çok dinlemem gerekiyor, belki beklentilerim çok yüksekti veya bevklediğim o şarkı değildi. Albümün içinde değerlendirirnce de yerini bulamıyrum. Yok yani, ne önüne ne arkasına birşey gelmiyor. Çok ayrı bir karanlık var. Ha güzel, yumuşak, derin. Ama bu albümde değil de belki Playing the Angel’da yeri var gibi. Heaven’da yaşadığım o eksik duyguyu ama hemen toparlıyorum Secret to the End’de. Belki de sözleri bana birşeyler hatırlatıyordur ama bütün olarak objektif bakınca  tekrarlı nakaratıyla, kararsız ve bir o kadar da sorunlu sözleriyle vuran bir parça. Çok sevdim. My little universe, adı gibi küçük, minimalist synthlerle başlayıp biten ve “here i’m king/i decide everything/i let noone in” sözleriyle kapalı bir dünyadan sesleniyor. Broken’ın muhteşem nakaratını dinlerkense resmen kalbim buruluyor: “when you’re falling/i will catch you/you don’t have to fall that far”. The Child Inside’da Martin yine en ağır şarkıyı almış üstüne, sevdim mi emin olamadım. Soft Touch/Raw Nerve belki de albümün en belirleyici şarkısı. Yani Violator’da Enjoy the Silence olmasa Personal Jesus olurdu değil mi? Bu albümün PJ’ı bu. Industrial pop diye birşey varsa, bu albüm onun mihenk taşıdır denilebilir ve kanıtı da albümün ortasında konser şarkısı olduğu bariz Soft Touch. Should be Higher, bunun için ne denilebilir? Yıllardır bunun için beklediysek iyi yapmışız çünkü dinlediğim andan itibaren klasik olacağını biliyordum. Yok yani, “your lies are more attractive than truth” başka ne olabilir, nasıl unutursun bir defa duyunca? Hemen ardından hızımız ‘görece’ düşüyor Alone’da. ‘I couldnt save your soul’ diyor Dave ama biliyoruz ki albüm ilerledikçe çoktan görevini yerine layığıyla yerine getirdi. Ve devam ediyoruz Soothe My Soul’la, çok güçlü bir nakarat olmasa da albümdeki en seksi şarkı desem yeridir herhalde: “i come to your house/break down the door/girl im shaking/i need more”. Her DM albümünde olması gereken bir arsız şarkı olmalı, yoksa o zaten DM değildir. O da nesi? Son şarkıya gelmişiz, bize Goodbye diyorlar, hemi de kovboy edasıyla. Komik adamlarsanız vesselam yine de, son şarkı veda eder gibi bir balad çıkar derken gayet sağlam bir bitiş veriyor.

Bıkmadan okudunuz mu? Tebrikler. Toparlayarak bu yazıyı kapatayım o zaman: favori albümüm Songs of Faith and Devotion’a en çok yakınsayan ve DM dinlemeye başladığımdan beri çıkan en iyi albümdür Delta Machine. Hala karanlıklar ve umutlar en güzel elektronik pop ezgilerinin içinde geliyor. Bir Depeche Mode’un var olmasının gerçek sebepleri bu albümle geri dönüşlerinde yatıyor.

Another Guy, another Travis

Çoook uzun zamandır beklediğimiz, en sevdiğimiz İskoç grubu, bize Brit-pop düzleminde abilik eden güzel insan topluluğu Travis’in son albümü yolda. Albümden ilk single’ı yayınladılar ve biz pek beğendik. Eski Travis’e biraz benziyor gibi, biraz da olgunlaşmışlar gibi. Ama daha fazlası için beklememiz gerek.

Şarkıyı http://travisonline.com/‘dan indirebilirsiniz.

 

Hurts-The Road

Bayağıdır beklediğimiz Hurts’ün ikinci albümü Exile’ın çıkışına az kaldı, Mart’ta dinleyebileceğiz kendilerini. Bakalım neler değişti müziklerinde, neler kaldı diye düşünürken The Road parçasını önden süren ikili, bir de çok şekilli promoyla yeni albümün daha mekanik, daha sert geleceğini söyler gibi.

Noel Geldi!

1991’de kurulmuş Oasis, 2009’da dağıldılar. 2 senedir nasıl mutluyum bilemezsiniz. Noel sonunda şuursuz kardeşi Liam’ın yanında sinirleri bozuk bir şekilde takılmayacak! Evet, Gallagher kardeşlerin aile huzuru benim için Oasis’ten daha önemli!

Neyse özet geçiyorum: Noel Gallagher, Noel Gallagher’s High Flying Birds diye bir grup kurmuş, diğer elemanları da Russell Pritchard, Lenny Castro, Mike Rowe ve Jeremy Stacy. 17 Ekim’de de aynı isimli bir albüm çıkartmışlar. Açıkçası albümü dinlediğimde “sonunda!” dedim. Noel’in sesini çok severim, özellikle Noel’in söylediği Oasis parçalarından oluşan müzik listem bile vardır. Huzur verici, olgun bir ses, ve albümdeki tüm şarkıları aynı ses söylüyor! Aman yareppi, bundan büyük mutluluk var mıdır? Çok komplike sözler yok, her şey olabildiğince sade. Tam bu sonbaharda dinlemeniz gereken bir albüm, sakın kaçırmayın. Oasis hayranı değilseniz de dinleyin, Brit Rock’ın belki en muhteşem olmasa da oldukça iyi sayılabilecek örneklerinden biri.

Şahsi favorilerim AKA.. Broken Arrow, If I Had a Gun, Everybody’s on the Run. Ama çok ayrımcılık yapmaya gerek de yok, biri diğerinden sadece burun farkıyla önde.