Etiket arşivi: vampir

Gece Nöbeti’ni (Nochnoy Dozor) Göreve Davet Ediyorum

Bazı şeylerin tarihlerini kesin ya da kesine yakın hatırlıyorum, sanırım zamanla elimden ilk gidecek -yavaşça giderek sinirimi çok bozacak- ve ardından en çok üzüleceğim şey bu referans noktalarım. Gece Nöbeti‘nin filmi 2004’te çıkmış, Türkiye sinemalarında 2005’te gösterilmişti, bizim frp kulübüne yeni girmiştim, birkaç kişi forumda bahsediyordu ama ben filmi forumda bahsedilmeden önce de fark etmiştim. Tabii ki sinemada izleyemedim, yıllar geçti torrent geldi, indirdim ve film Rusça olduğu ve o sırada yüksek kalite film indirme durumu hem kotaya zarar verdiği hem de bir Rus filmi için pek de mümkün olmadığı için yine izleyemedim. Çok dağınıktı, çok karanlıktı ve çok pikselliydi. Ama kitabını okumak istediğime karar vermiştim en azından. Geçen sene Türkçe’ye çevrilmiş ve ben az önce bitirdim. 

Kitap hakkında söyleyebileceğim uzun yorumlar yok açıkçası. Başta biraz dağınık geldi, özellikle diyaloglar. Karakterler, aslında daha çok Anton ve Gesar kendi aralarında şifreli konuşup okuyucudan konuşmayı çok bariz bir şekilde anlamalarını bekliyorlardı. Yeni bir yazarın başlangıç saçmalamaları gibiydi, sonra yazar değil okuyucu açılıyormuş, yeni okuyucunun saçmalamasıymış onu anladım. 1990ların sonunda bir Moskova portresi çiziliyor, geniş alanlara adanan boyundan büyük tasvirler halinde değil, günlük hayatın küçük detayları halinde. Ve 1990ların sonunda Moskova deyince aklıma gelebilecek ne varsa onu okudum. Hikaye İyilikle Kötülükün, Aydınlıkla Karanlıkın savaşı değil, Antlaşması etrafında gelişiyor, İyi Adamlar Ofisi ve Kötü Adamlar Ofisi arasında bürokratik sorunlar, büyük adamların koltuk, gurur ve prestij savaşı ve bunun etiği hakkında üç birbirine bağlı hikayeden ibaret. Anton da burada bizim yerimize buu etik soruları soran, İyilikle Kötülük arasındaki bölgenin ince bir çizgi değil, uçsuz bucaksız bir gri bölge olmasıyla en sonunda “Eeeh, s.kerler böyle işi” diyen eleman. Kendisine teşekkür ederim. Serinin devamını da okuyacağım, sırf bu ahlak ve etik tartışmaları için. Bu arada kapakta Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter‘la karşılaştırma yapılmış ama inanmayın.

Kitap hakkında eğer bir çift cümle daha edeceksem de bu Pegasus Yayınlarına gitsin. Sergey Lukyanenko‘nun eserini Türkçeye aslından çeviren Ferda Yaraş‘ın iyi bir çeviri yaptığına inanıyorum. Ama yazım hataları resmen gözümü acıttı, noktası olmayan cümleler mi dersiniz, eksik yazılan harfler mi dersiniz. Kitabı orijinal aldım, çok da ucuz sayılmaz bence, resmen sefillik çektim. Koskoca Türkiye’de tashih yapacak bir adet düzgün Türkçe’ye sahip editör bulamadınız mı? 

Neyse. Konu aslında bu kitap değil. Gece Nöbeti, Karanlık Varlıkların Antlaşmayı bozmasını engellemek ve insanların içlerindeki aydınlığın, iyiliğin kazanması, yine içlerindeki kötülüğü boğmaları için çalışan bir servis. Bunun tam tersi de Gündüz Nöbeti oluyor. Bu hafta Soma‘da yüzlerce madenci içindeki kötülüğe teslim olmuş bürokratlar, işadamları, mühendisler, haberciler ve sıradan vatandaşların ayarsız hissizliğiyle birlikte bir madene gömüldüler. Karbonmonoksitle boğulmalarını bir acıyı hafifletme aracı olarak görebilecek kadar kanıksayabiliyoruz bu durumu. Boğulanlar en şanslılarıydı herhalde, 300’e yakını boğuldukları için dışarıya çıkarılabildiler. Bir de yanan kömüre fazla yakın oldukları için yandıkları düşünülen, plastik baretlerinin yüzlerine yapıştığı söylenen ama resmi makamlar tarafından var olmadıkları iddia edilen, sayısının kaç olduğunu bilmediğimiz, en az birkaç yüz olarak tahmin edilen madenciler var. Bu madencilerin aileleri için söyleyebileceğim genel geçer sözlerden ve taziye dileklerimden başka hiçbir lafım yok. Ama bu madenciler için kalbinde derin bir sızı hisseden, ailesinde madenci olmadığı halde, kömürü evinde kullanmadığı halde yapılan bu puştluğu sindiremeyen insanlar var, bu insanlardan biri olarak bunları yazıyorum. 

Diktatörlük mesleğinin kaderinde ne var bildin mi

Bazı şeyleri anlamaya çalıştım. İktidar olunca ayarın kaçmasını bile istemeden de olsa anlamaya çalıştım. Ama olmuyor. Bu kadar kan dökmeyi anlamam mümkün değil. Ölen çocuklar üzerinden, onların anneleri üzerinden siyaset yapmayı da anlamıyorum, kendi suçları yüzünden ölen insanları, suçlarını sanki azaltacakmış gibi yok saymalarını da anlamıyorum. Bazı Homo sapiens türü üyelerinin suçu bir parkı ve buna bağlı olarak onurlarını korumak olan insanları, yüzlerce madenciyi nasıl oluyorsa yer altına gömmekle suçlamalarını da anlamıyorum. Bu ancak ve ancak saf kötülükle, kaskatı kesilmiş bir kalple, ruhunu kaybetmekle açıklanabilir. Ben bunu sindiremiyorum, alışamıyorum. Maalesef çok kızsam da, ölesiye nefret etsem de henüz onlar kadar adi olamıyorum.

Gece Nöbeti varsa eğer, bence işlerini beceremiyorlar. Ve eğer bunca kötülüğe göz yummalarının sebebi ardından gelebilecek eşit büyüklükle bir iyilikse, gelmesin. Ne bu derecede acı çekelim, ne de buna eşit mutlu olalım. Ha bana kalırsa Nöbet gibi bir şey varsa bile, ilahi adalet filan diyoruz ya, o da adil değil. Çünkü biz hiç böyle acıların ardından çok mutlu olmadık, olamayacağız. Hepimizi kötülüğe iten de bu umutsuzluk olacak, Gece Nöbeti Karanlık‘a karşı savaşamadığı için değil, içimizdeki Aydınlık’ı besleyemediği için de değil, bu savaşı kendi çapında götürürken umudumuzun yok olduğunu gözden kaçırdığı için başarısız olacak. 

 

Reklamlar

İzleten Nağmeler

Aşağıdaki yazı ‘Gökçe Takvimi’ne göre yaklaşık iki yüzyıl önce yazılmıştır.

Bu blog, Tuğçe’nin son zamanlarda güncel meselelere parmak basmasına rağmen hala bir film-müzik-kitap blogudur. Hani kaçanları tekrar geri göndürmek için diyorum. Gerçi aldığımız hite bakarak kimse kaçmamış, aksine koşarak gelmişler. Ama olsun, “kemikleşmiş okuyucu kitlemize” bir listeyle naber kankalar diyorum.

Bu listeyi uzun zamandır düşünüyorduk, bayağı da isim çıkardık, en sevdiklerimize ve belli bir türe göre 10 taneyi aralarından sıyırdık. Aslında ben sıyırdım, sadece listenin tamamını beraber yaptık. Hayır yani, iş yapmıyorsun demeyin. Neyse, müzik temalı filmleri pek severiz. Burda da pek bahsetmişimdir; Scott olsun, High Fideliy olsun, All Tomorrow’s Parties olsun tekrar tekrar dönüp bakarız. İşte onları liste yaptık, önemli bunlar dedik, unutmadık, unutturmayacağız dedik ve size sunduk. Gerçi alta yazdıklarımın bazıları esas maddeden daha iyi ve önemli olabilir ama bana göre hepsi bir. İnsan evladını ayırt edemiyor işte (nerden benim oluyorsa)…

Here we go:

1.     High Fidelity

Müzik temalı film=High Fidelity. Ötesi yok. Nick Hornby’nin mükemmel kitabından uyarlandı, izleyen her bir insan evladının kafasında unutulmaz sahneleriyle yer etti: Rob’un dükkanı Vinyl Championship, 5 eski kız arkadaş, kronolojik album sıralaması… John Cusack rocks!!

Bunu izleyen bunları da sevdi: aşağıdakiler ve daha nicesi

2.     Control

Control aka Joy Division kimdir, Ian Curtis nasıl kült oldu alt başlıklı bu siyah beyaz filmi zamanında Gölcükte staj yaparken izlemiştim oda arkadaşlarımla. Filmin bana gore en epik sahnesi, başlarda Ian’ın yatağa uzanıp bir yandan David Bowie dinleyip diğer yandan sigara içişiydi ki, o içerken “vayy anasını, hakkını veriyor sigaranın veled” dediğimizi hatırlıyorum.

Joy Division, İngiliz post-punk müzik sahnesinin en önemli gruplarından biri olmakla beraber solisti Ian Curtis’in intiharıyla underground dünyada yüce konumuna erişti. Anton Corbjin’in –ki kendisi Depeche Mode kliplerinin yönetmeni ve mükemmel bir fotoğrafçı- yönettiği Control, Curtis’in hikayesini baştan sona anlatan (23 yaşında ölen bi adamın çok uzun filmi çıkmıyor takdir edersiniz ki) bir başyapıt. Yine de mutluysan ve seviyorsan, izleme. Depresyon, depresyon…

Bunu izleyen bunları da sevdi: La Mome, Sid & Nancy

3.     Interstella 5555

Bi ara Daft Punk’ın klipleri hep animasyondu, hatırlar msıınız? Şirinler tipli mavi 5 eleman, kaçırılıyor, renkleri değiştiriliyor, başka bir gezegende şarkı söylemeye zorlanıyor vs. İşte o bir film dostlar, o bu film. Baştan sona hikayeyi anlatan 1 saatlik animasyon şaheserini original soundtrackiyle dinlemek büyük zevk.

4.     Farinelli

Opera ne kadar seversiniz bilmem ama bu filmi izlediğimde hiç opera izlememiştim ve aklımda büyük bir şaşaayla kalmıştı. Zannedersem ortaokul yıllarıydı hatta. Daha sonra tekrar izlediğimde tüm konsepti çakmıştım.

Farinelli 18. yyda çok büyük bir kastrato (bkz. Vikipedi), abisi de daha vasat bir müzisyen. Handel’in önce yanına kabul etmek istemediği, fakat daha sonraları sahnede dinlerken kalbinin sıkıştığı yüksek profilli, bi de yakışıklı bir arkadaş. Fakat dram da burada başlıyor zaten, eleman yakışıklı, aşık neyin de oluyor ama işte… baktın kastratoya di mi, zaten yasaklanabiliriz, daha da açmayayım konuyu, anladın sen.

Daha çok abi-kardeş arasında isyanlar, sonuç alınamayan zevkler, milleti eğlendirme uğruna kendisinin eğlenememesi falan… Güzel filmdi, bu da bir kültür, bilmek lazım, öğrenmek lazım.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Copying Beethoven, Shine

5.     The Boat That Rocked

Yazmayacağım bir daha; seviyorum, hep seveceğim.

Bunu izleyen bunları da sevdi: James Dean ve Rebel without a Cause

6.     School of Rock

Jack Black rocks, too!! Aslında Jack Black için buraya Tenacious D yazmak lazımdı ama izlemedik, bir de müziklerini sevmemiştim. Fakat bu, inanılmaz komik ve “keşke benim de böyle bir okulum olaydı, çatlak dediğim ortaokul hocam kafama tebeşir fırlatacağına pena ataydı” diyeceğiniz türde bir efsane.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Tenacious D Pick of Destiny

7. Music and Lyrics

Hollywood romantizmini işin içine katmadan olmazdı. Hugh Grant’in 80lerde efemine pop şarkıcısını oynadığı (yine bir depeche mode ithafı veriyorum ne yazık ki), filmin içerisinde süper pop şarkılarının yer aldığı çıtır çerez film. Hani izlemeseniz bir şeyi kaybetmezsiniz ama baya gülüp eğlenirsiniz. Hadi gülüp eğlenin.

Bunu izleyen bunları da sevdi: August Rush

8.     Nick & Norah’s Infinite Playlist

Michael cera için değil de Kat Dennings isimli güzel insan için izledim bu filmi. Embesil indie elemanı Nick, kendisi gibi embesil kız arkadaşının peşinden koştururken cool ötesi Norah ona yardım ediyor. Norah’nın babası da plak şirketi sahibi. Sonra işte aşık oluyorlar. Ben de aşık olmuştum kıza. Zaten olunmayacak gibi  değil, gözüne sokuyor… Neyse konuyu  sığlaştırmayayım. Güzel bir koşturma ve tek gecelik hikayeydi.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Scott Pilgrim, Across the Universe

9.     Queen of Damned

Off ne filmdi yarabbiiii!! Twilight coşmadan önce bu vardı, rahmetli Aaliyah vampirellayı oynuyordu, Stuart Townsend de emperyal vampirleri içeriden çökerten rockçı vampiri oynuyordu. Yani şimdi izleseniz hala oynuyorlar:) Bunun en güzel yanı müzikleridir, hani vampir temalı müzik için Eclipse değil de bunun OSTuna bakın. Başarılı. Ama film için aynı şeyi diyemem.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Underworld, Interview with Vampire

10. 24 Hour Party People

Tony Wilson yani meşhur Factory Records’un kurucusu hakkında yine Manchester filmi. Factory’nin elinden geçenler arasında Joy Division, New Order, Happy Mondays ve daha niceleri var ama daha çok bu üçü üzerinde durulmuş. Brit underground müzik dünyasına özlü bir bakış.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Human Traffic, All Tomorrow’s Parties, Trainspotting

Yılın Hedehödösü#2: Diziler

Gökçeye bu maddeyi de kaptırmamak için elimi çabuk tutmam gerek! Girişi kısa keselim, bu sene
izlediğimiz dizilere bakalım:

Dr. Who

Bu yaz hayatımıza girdi. David Tennant’ın oynadığı 10. Doktor gezegenimizi Sycorax’lardan kurtardığı anda gönlümüzü fethetti, buralarda kendisine düzdüğümüz övgülerin haddi hesabı yok. Dünyanın bu en uzun süreli bilimkurgu dizisinde belki muhteşem efektler yok, ama senaryo, oyunculuklar ve British accent 3’lüsüne karşı koymak mümkün değil. Ve tabii ki: Exterminate! Exterminate! Exterminate!

Sherlock

Tanıtımını yaptık, ama tekrar tekrar dikkatinizi çekmekte sakınca görmüyorum. Sherlock
bu senenin başında Robert Downey Jr. ve Jude Law’un Sherlock Holmes’un ekmeğini yiyor olabilir, ama nasıl Guy Ritchie farklı bir tat getirdiyse, Sherlock’ta da farklı bir hava var, izlenesi, 2. sezonu beklenesi. Zaten sadece 3 bölüm, bir göz atın.

Behzat Ç.


Listedeki tek Türk dizisi. Başta Erdal Beşikçioğlu olmak üzere, bir kişi hariç muhteşem performans sergiliyor bana kalırsa. O kişi de Survivor’ın ekmeğini bu seferlik yiyor olabilir, ama devamlı koptu kopacak bir surat ifadesiyle ne kadar dayanır, bilinmez. Neyse. Açıkçası Ankara’yı ve Ankara insanlarını da bana sevdirdiği için ayrı bir yeri var Behzat’ın, en sevdiğim dizilerden birinin çekildiği şehirde yaşamak hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Senaryo+oyunculuklar dehşet, hala izlemiyorsanız geç kalmış sayılmazsınız.

The Big Bang Theory

Sheldon’ın kız arkadaşı var. Yeter bence bu bir süre daha. Bazzinga!

 

 

Black Books

Sadece 18 bölüm olmasına rağmen, 2004 yapımı bu dizi tutkal blog sahiplerinin ve eminiz ki bazı okuyucularımızın hayallerini televizyona taşıyan, hep aradığımız yaşam standartlarını
izlememizi sağladı: Şarap, bir dükkan dolusu kitap, sıfır sorumluluk, pisliğe bağışıklık ve sonsuz, uçsuz bucaksız huysuzluk! Dylan Moran’dan “Ah bir kitapçı dükkanım olsa, entel dantel takılsam” diyen
tüm dostlarımıza geliyor!

True Blood

Sookie Stackhouse ne zaman maço olduğu kadar işe yaramayan vampir sevgilisi Bill’i bırakıp Viking Eric’e gidecek? Sookie’nin aslında olayı ne? Jason’a ne olacak? 3. Sezon abuk bitti, ama 4. Sezonu iple çekmemize yetecek kadar iyi bir dizi, maalesef yazı bekleyeceğiz.

 

 

Merlin

Doğruya doğru, eğriye eğri, Merlin bütün Kral Arthur efsanesini allak bullak edip çorbaya çevirdi, o açıdan hiçbir değeri yok. Ama zevkli dizi. Gwen çok çirkin olabilir, Merlin büyü yaparken çok uyduruk konuşup burun deliklerini kocaman açabilir, İngiliz dizilerinin genel problemi olan görsel efektlerde de tatmin edici olmayabilir, ama aradığımız pek çok şey var: kavuşamayan aşıklar, komedi, macera, fantezi, dostluk, ihtiras ve haksızlık! Tabii bunların bazısı saçma, bazısı fazla uzayıp sakıza dönen şeyler ve klasik hikayeye bağlı kalınmaması ne olursa olsun sinirimizi bozuyor, ama 3. Sezonu bekleyen bizler için artık şikayet etme zamanı geçeli çok oldu.

Aşkı Memnu

Değil bir seneye, etkisi çok uzun sürecek senelere damgasını vuran, aşkıyla ihanetiyle Beren’iyle ve Kıvanç efendisiyle hafızalardan silinmeyecek bir dizi oldu. Bugün Baba Evi nasıl şevkatle hatırlanıyorsa, Aşkı Memnu ihtirasla anılacak.

Bu seneye damgasını vuran diziler sadece bunlar mıydı? Tabii ki hayır! Diğer David Tennat dizileri,
Blackpool ve Single Father’ı biliyorsunuz, House’un son sezonu çok iyi gitmiyor, HIMYM da baymaya
başladı, alışkanlıktan izliyorum, GG eski tas eski hamam, kimin eli kimin cebinde belli değil (Chuck ve Blair hariç herhalde), Spartacus’u izlemedik (aaaa diyen sesinizi duyuyorum ve duymamazlığa
geliyorum), Fringe’in ilk bölümünü izledim ve beğenmedim, onun yerine X-Files izleyin daha iyi.

Genele bakacak olursak Dr. Who hayatımızda yeni bir dönem açtı, bu konunun üstüne gideceğiz, cesaretimizi toplayabilirsek sadece 2005 ve sonraki dönemi değil, bütün Doktor Who evreni hakkında ayrıntılı inceleme sunmak gibi bir hayalimiz var.

Yılın diğer hedehödösüne kadar, so long!

Iyyyk! Vampirler!

Bu sayfalarda bazı vampirlere karşı ilgili bir tavır sergilemiş olmamız, bütün bu vampirmania tuzağına düşmüş bir çift civciv olduğumuz kanısını uyandırdıysa sizde, kusura bakmayın, çok yanıldınız! Twilight 10-17 yaş arası bayanları etkisi altına almış olabilir. Ama kendi açımdan söyleyeyim, çok sağlam bir direniş gösterdim (çok çaba gerekmedi de!). İşin en zevkli kısmıysa internetlerde dolaşan acımasız eleştirileri okumak/izlemekti.  Youtube vs.de filmlerin parodilerini izlemekse ayrı bir hobi oldu. Vampires Suck, uzun metraj bir Twilight parodisi. Tam da Twilight-3: Eclipse’in beyazperdede görünmesinden hemen önce internete düştü, hem de resmi olarak gösterime de girmemişti. Yine de piyasada bu konuda bir arz varmış belli ki, izleyicisinin hoşuna gitmiş.

Vampires Suck, ilk 2 filmi özetliyor. Açıkçası Twilight’ı yerden yere vuran “ürün”ler gördükten sonra çok da orijinal bir şey bulmak neredeyse imkansız. Bu açıdan bakıldığında çok da başarılı değil. Bazı yerler zaten orijinalde de fazlasıyla absürd olduğu için bu tip bir filme katılabilecek espriler kısıtlı, ki dediğim gibi, çoğu espri de zaten yapıldı. Burada Bella/Becca’yı canlandıran Jenn Proske’a dikkat çekmek istiyorum. Açıkçası Kirsten Stewart’ın yaptığı tüm oyunculuk safsatasını olduğu gibi aktarmış. Saçma sapan ağız hareketlerini, azgın gençlik sendromlarını, Jacob’a olan duyarsızlığını suratımıza çarptı. Sırf onun için bile izlenir. Edward’ı oynayan Matt Lanter da oldukça iyi bir iş çıkarmış. Filmde Cullen/Sullen’ların giriş sahnesine özellikle dikkat!

Hala izlemediyseniz biraz gülmek için abuk Edward-Bella aşkını Vampires Suck’ta izleyin, ama çok büyük beklentilerle değil. (Şahsi notum 6.5/10)

Toplama OST

2 yıl önce yazın bi fragman  gördüm, oo vampir felan var, bir de lise romantizmini izlediğim film ve okuduğum mangalarda hep artı unsur olarak gördüğümden pek çıtır çerez bir film olacağını düşünerek bu Twilight olayına girmiştim. Sonra baktım kitabı var, hemen pdfleri indirdim, okudum. O yaz Edward da Edward, ne güzel şeymişsin sen diye diye geçti ama film çıktı ve aman allahım o elemanın triplerden triplere koşması, aşırı pudralanmış yüzler, kızın asabiyet katsayısı yüksek bakışları ve eli ayağı yerinde durmayan davranışları, kötü çekilmiş bir filmin verdiği rahatsızlık beni soğuttu. Genç kızlarımızın “edvıııırd ısır beni!!” fantezileri gerçekten öyle bir durumda yapacaklarından oldukça farklı olsa da pek beğenildi bu filmler. Anlamadım, ben mi zevksizin arkadaşım? Hani zaten konu itibariyle yüksek kalite beklemiyorsun, bi Copolla’nın Dracula’sı gibi olması mümkün mü Gary Oldman olmadan veya Vampirle Görüşme ayarında bir arka fonu Rönesans olmadan? Tabii ki mümkün değil ama şimdi belli bir seviye vardır, onu yakalayamıyorlar. Bas görsel efekti, belli ki hayvan gibi de para kırıyorsunuz, ver en iyi makyöze para, oyuncuna da de ki, “teen angst olayını abartmayın, bu ne depresiflik!”, elinize geçecek film kesinlikle imdbde 6 alabilir. Ama şimdi ne, 4 puanla film çekiyorsun. Lan o parayı nereye veriyorsun, mezara mı götüreceksiniz? Allah allah, sinirlendim şimdi! Verin bana, ben daha iyi çekerim!

Her neyse bu saçma film serisinden bahsetmek değil niyetim. Bu filmlerin iyi bir tarafı var, aslında son 2 filmle ilgili, ilki de bok gibiydi affedersiniz, film müzikleri güzel. Geçen filmde Thom Yorke’un Hearing Damage şarkısı beni benden alırken albümde The Killers, Muse, Death Cab for a Cutie falan olması eh işte denilebilecek bir kaliteyi gösteriyordu. Bu son filminkini de şimdi an itibariyle dinliyorum, bu baya sağlam olmuş.

1. Metric – “Eclipse (All Yours)”

2. Muse – “Neutron Star Collision (Love Is Forever)”

3. The Bravery – “Ours”

4. Florence and the Machine – “Heavy in Your Arms”

5. Sia Furler – “My Love”

6. Fanfarlo – “Atlas”

7. The Black Keys – “Chop and Change”

8. The Dead Weather – “Rolling in on a Burning Tire”

9. Beck and Bat for Lashes – “Let’s Get Lost”

10. Vampire Weekend – “Jonathan Low”

11. UNKLE (featuring The Black Angels) – “With You in My Head”

12. Eastern Conference Champions – “A Million Miles an Hour”

13. Band of Horses – “Life on Earth”

14. Cee-Lo – “What Part of Forever”

15. Howard Shore – “Jacob’s Theme”

Bakıyoruz, Metric burada, Muse burada, Dead Weather (yeni albümleri çıktı), Beck burada, Unkle (yeni albümleri çıktı) ve vee Howard Shore- yüce insan, yüzüklerin efendisinin bestecisi- da burada. Gerisi de dinlenebilir, söylemeliyim. Şarkıların genel temposu tabii biraz düşük –karakterler de göz önüne alındığında  (¬_¬) normal bence.

Her neyse, özellikle Dead Weather ve Beck&Bat for Lashes’ın şarkıları güzel, diğerleri de böyle bir filmin albümünden beklenilmeyecek derecede iyi. Hani önemseyen varsa fikirlerimi, bence filmden bağımsız olarak toplama bir albüm indirmek isteyen varsa bu aralar, indirsin, bir denesin.