Etiket arşivi: trip hop

İzleten Nağmeler

Aşağıdaki yazı ‘Gökçe Takvimi’ne göre yaklaşık iki yüzyıl önce yazılmıştır.

Bu blog, Tuğçe’nin son zamanlarda güncel meselelere parmak basmasına rağmen hala bir film-müzik-kitap blogudur. Hani kaçanları tekrar geri göndürmek için diyorum. Gerçi aldığımız hite bakarak kimse kaçmamış, aksine koşarak gelmişler. Ama olsun, “kemikleşmiş okuyucu kitlemize” bir listeyle naber kankalar diyorum.

Bu listeyi uzun zamandır düşünüyorduk, bayağı da isim çıkardık, en sevdiklerimize ve belli bir türe göre 10 taneyi aralarından sıyırdık. Aslında ben sıyırdım, sadece listenin tamamını beraber yaptık. Hayır yani, iş yapmıyorsun demeyin. Neyse, müzik temalı filmleri pek severiz. Burda da pek bahsetmişimdir; Scott olsun, High Fideliy olsun, All Tomorrow’s Parties olsun tekrar tekrar dönüp bakarız. İşte onları liste yaptık, önemli bunlar dedik, unutmadık, unutturmayacağız dedik ve size sunduk. Gerçi alta yazdıklarımın bazıları esas maddeden daha iyi ve önemli olabilir ama bana göre hepsi bir. İnsan evladını ayırt edemiyor işte (nerden benim oluyorsa)…

Here we go:

1.     High Fidelity

Müzik temalı film=High Fidelity. Ötesi yok. Nick Hornby’nin mükemmel kitabından uyarlandı, izleyen her bir insan evladının kafasında unutulmaz sahneleriyle yer etti: Rob’un dükkanı Vinyl Championship, 5 eski kız arkadaş, kronolojik album sıralaması… John Cusack rocks!!

Bunu izleyen bunları da sevdi: aşağıdakiler ve daha nicesi

2.     Control

Control aka Joy Division kimdir, Ian Curtis nasıl kült oldu alt başlıklı bu siyah beyaz filmi zamanında Gölcükte staj yaparken izlemiştim oda arkadaşlarımla. Filmin bana gore en epik sahnesi, başlarda Ian’ın yatağa uzanıp bir yandan David Bowie dinleyip diğer yandan sigara içişiydi ki, o içerken “vayy anasını, hakkını veriyor sigaranın veled” dediğimizi hatırlıyorum.

Joy Division, İngiliz post-punk müzik sahnesinin en önemli gruplarından biri olmakla beraber solisti Ian Curtis’in intiharıyla underground dünyada yüce konumuna erişti. Anton Corbjin’in –ki kendisi Depeche Mode kliplerinin yönetmeni ve mükemmel bir fotoğrafçı- yönettiği Control, Curtis’in hikayesini baştan sona anlatan (23 yaşında ölen bi adamın çok uzun filmi çıkmıyor takdir edersiniz ki) bir başyapıt. Yine de mutluysan ve seviyorsan, izleme. Depresyon, depresyon…

Bunu izleyen bunları da sevdi: La Mome, Sid & Nancy

3.     Interstella 5555

Bi ara Daft Punk’ın klipleri hep animasyondu, hatırlar msıınız? Şirinler tipli mavi 5 eleman, kaçırılıyor, renkleri değiştiriliyor, başka bir gezegende şarkı söylemeye zorlanıyor vs. İşte o bir film dostlar, o bu film. Baştan sona hikayeyi anlatan 1 saatlik animasyon şaheserini original soundtrackiyle dinlemek büyük zevk.

4.     Farinelli

Opera ne kadar seversiniz bilmem ama bu filmi izlediğimde hiç opera izlememiştim ve aklımda büyük bir şaşaayla kalmıştı. Zannedersem ortaokul yıllarıydı hatta. Daha sonra tekrar izlediğimde tüm konsepti çakmıştım.

Farinelli 18. yyda çok büyük bir kastrato (bkz. Vikipedi), abisi de daha vasat bir müzisyen. Handel’in önce yanına kabul etmek istemediği, fakat daha sonraları sahnede dinlerken kalbinin sıkıştığı yüksek profilli, bi de yakışıklı bir arkadaş. Fakat dram da burada başlıyor zaten, eleman yakışıklı, aşık neyin de oluyor ama işte… baktın kastratoya di mi, zaten yasaklanabiliriz, daha da açmayayım konuyu, anladın sen.

Daha çok abi-kardeş arasında isyanlar, sonuç alınamayan zevkler, milleti eğlendirme uğruna kendisinin eğlenememesi falan… Güzel filmdi, bu da bir kültür, bilmek lazım, öğrenmek lazım.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Copying Beethoven, Shine

5.     The Boat That Rocked

Yazmayacağım bir daha; seviyorum, hep seveceğim.

Bunu izleyen bunları da sevdi: James Dean ve Rebel without a Cause

6.     School of Rock

Jack Black rocks, too!! Aslında Jack Black için buraya Tenacious D yazmak lazımdı ama izlemedik, bir de müziklerini sevmemiştim. Fakat bu, inanılmaz komik ve “keşke benim de böyle bir okulum olaydı, çatlak dediğim ortaokul hocam kafama tebeşir fırlatacağına pena ataydı” diyeceğiniz türde bir efsane.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Tenacious D Pick of Destiny

7. Music and Lyrics

Hollywood romantizmini işin içine katmadan olmazdı. Hugh Grant’in 80lerde efemine pop şarkıcısını oynadığı (yine bir depeche mode ithafı veriyorum ne yazık ki), filmin içerisinde süper pop şarkılarının yer aldığı çıtır çerez film. Hani izlemeseniz bir şeyi kaybetmezsiniz ama baya gülüp eğlenirsiniz. Hadi gülüp eğlenin.

Bunu izleyen bunları da sevdi: August Rush

8.     Nick & Norah’s Infinite Playlist

Michael cera için değil de Kat Dennings isimli güzel insan için izledim bu filmi. Embesil indie elemanı Nick, kendisi gibi embesil kız arkadaşının peşinden koştururken cool ötesi Norah ona yardım ediyor. Norah’nın babası da plak şirketi sahibi. Sonra işte aşık oluyorlar. Ben de aşık olmuştum kıza. Zaten olunmayacak gibi  değil, gözüne sokuyor… Neyse konuyu  sığlaştırmayayım. Güzel bir koşturma ve tek gecelik hikayeydi.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Scott Pilgrim, Across the Universe

9.     Queen of Damned

Off ne filmdi yarabbiiii!! Twilight coşmadan önce bu vardı, rahmetli Aaliyah vampirellayı oynuyordu, Stuart Townsend de emperyal vampirleri içeriden çökerten rockçı vampiri oynuyordu. Yani şimdi izleseniz hala oynuyorlar:) Bunun en güzel yanı müzikleridir, hani vampir temalı müzik için Eclipse değil de bunun OSTuna bakın. Başarılı. Ama film için aynı şeyi diyemem.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Underworld, Interview with Vampire

10. 24 Hour Party People

Tony Wilson yani meşhur Factory Records’un kurucusu hakkında yine Manchester filmi. Factory’nin elinden geçenler arasında Joy Division, New Order, Happy Mondays ve daha niceleri var ama daha çok bu üçü üzerinde durulmuş. Brit underground müzik dünyasına özlü bir bakış.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Human Traffic, All Tomorrow’s Parties, Trainspotting

Yılın Hedehödösü#3:Müzikler

Aslında bu yazı dizisini yayınlamak için diğer listeleri yaptım. Hahaha çok çakalım, kendimi iş yapmaya motive etmek için kandırma ve hileyle önce diğerlerini yaptırıyorum. Peki, niye bu listeyi yapmak istedim? Önce buna açıklık getirmek istiyorum.

Fark ettiyseniz bu bloga en çok müzikler hakkında yazı yazıyorum. Bu Tuğçe müzik dinlemediğinden değil, dinlediklerim hakkında eleştiri okumaktan ve bilgi toplamaktan hoşlandığım için. Belki başkaları da benim gibiyse, birilerinin sebebi olurum diye. Velhasıl, bu senenin albümleri, şarkıları, şarkıcıları listeleri piyasaya düşer iken fark ettim ki, bu ilk 30-50 listelerinde dinlemediğim grup çok, ama daha da garibi dinlediklerimi de beğenmemişim.

NME ve Q dergileri müzik piyasasının ilahları ve yönlendirici öğeleri olduğundan bunların listelerini baz alarak konuşuyorum. Pitchfork’un listeleri ise aşırı özgün olduğundan kendilerini ucundan bile yakalayamıyorum, o site lig dışı. Ama sevgili müzik severler, verdiğim linklerden de görebildiğiniz gibi en iyi listelerinin üst sıralarını işgal eden These New Puritans, LCD Soundsystem, Yeasayer, Arcade Fire gibi grupları dinledim ve takdir etmedim. Evet evet, NME ve Q sana söylüyorum: BEĞENMEDİM! (aslında bunu yazmak içindi bütün çabam). TNP, savaş marşı gibi bir albüm, üstüne anlamsız sözlerle bezeli bir sürü şarkı. Bear McCreary onlardan daha iyi marş yapıyor, o kadar diyeyim. Nedir bu yalakalık arkadaşım?  LCDSS, kesinlikle çekiciliği olmayan bir dans albümü. Ve hayır, bana göre değil bu yorum, çünkü dans albümü dinleyebilen, dinlerken de dans edebilen bi insan evladıyım (çok saçma bi özgüven içerisindeyim, kabul). Yeasayer, allahım gitmiyor şarkılar. 1 dkyı aşabilsem sanki bir şey olabilir ama önümde kocaman duvarlar, ilerlemiyor. Yazıklar olsun. Intro yapamayan bünye yazıklar olsun. Arcade Fire ise, fena değil ama en iyilerden? O halde bu yıl pek iyi geçmemiş albüm piyasası açısından.

Ukelalığımın son noktasında bu yıl dinlediğim BENİM için ilk 5 yeni grubu/insanı sizinle paylaşıyorum gençler, hazır olun:

1. Pulp: önceden de bahsettim, şimdi yine söz etmeye gerek yok. Ama varlığı yeter bana, küçük sapıklıkları ve baştan çıkarıcılıkları kendilerini 1 numarada saymama sebep oluyor.

2. God is an Astranout: Post-rock tanımlaması bana garip gelse de (rocktan sonrası mı var?) dinlerken ara ara çocukluğuma dönüyorum, astronot olma hayallerimi sorguluyorum. Şaka değil, adlarına uygun bir müzik yapıyorlar, uzaya gönderilmiş rock ezgilerini bizimle de paylaşıyorlar. Ben sevdim, çok iyi çocuklar.

3. Hurts: Bunları da yazdım. İlk albüm için iyiler, 2 için de erken zati. Göriciiz.

4. The National: Daha yeni dinliyorum aslında. Amerikan indie pek yorumlamadım huzurlarınızda ama Interpol gibi bir örnek varken takdir edilesi bir yoldan gittiklerini söyleyebilirim. Dinlemesi rahat, yağmurlu günlere zevk veren bir grup. Solistin sesi özellikle şarkılara bi tarçınlı elmalı kurabiye tadı veriyor, benim çok hoşuma gidiyor. Dinleyin The National’ı, yapın bunu.

5.  Editors: Yeni keşfetmedim tabii ki, yeni de dinlemiyorum. Ama son zamanlarda zevk veriyor, o sebeple listeye almakta sakınca görmüyorum.

Şimdi ise sırada yılın parçaları listesi (anlamsız bir sırada):

1. Bittersweet-Sophie Ellis Bextor: Söylemesi de dans etmesi de çok zevkli. Sophie’ciğimi de severim zati, ne güzel pop yapmış, canım.

2. Sunny Afternoon -The Kinks: The Boat that Rocked sayesinde dinledim bu şarkıyı. Bıkkın, sıkkın, sıcaktan elini kaldıramayan tembel insan için yazılmış gibi, “elimde soğuk biram, güneşli akşamüstünde pinekliyorum”. Bu yıl dinlediğim en iyi şarkılardan. Ömür boyu gider yani.

3. Safe From Harm-Massive Attack: Bu da yeni değil ama ben yeni dinledim. Hatta geç dinlediğim için kendimden nefret ettim. Yerlere eğilerek özür diyor, bunca geçen zamanı telafi etmek için tekrar tekrar dinliyorum.

4.  Seconds-Pulp: Acaba f.e.e.l.i.n.g.c.a.l.l.e.d.l.o.v.e.’ı mı saysam diye düşündüm ama yok, Seconds eline verir. Kelime oyunlarıyla, kaçışlarıyla, boyun eğişiyle aslında bu listedeki en iyi şarkı.

5. Quantum Theory-Jarvis Cocker: Pulp’ın ardından Jarvis’i koymak mantıklı ve tarafsız bir listecilik anlayışı mı bilemeyeceğim ama benim listem, yaptım oldu. “Somewhere everyone is happy/Somewhere fish do not have bones/Somewhere gravity cannot reach us any more/Somewhere you are not alone”. Daha da bir şey demiyorum.

6. Yalnız Şarkı-Mor ve Ötesi: yılın başlarında sevdiğim bir dostumun önerisiyle dinlediğim bu şarkı, muhtemelen sıkıntılı ve huzursuz günlerimde bahsi geçen dostumun desteğini hep hissetmeme sebep oldu, o yüzden almamak olmaz.

7. Unbreak My Heart-Weezer: Klasik bir Toni Braxton şarkısı olsa da, yıllar sonra onu rock parçası haline getirenin Weezer için belli ki bir potansiyel taşıyormuş ki alıp yapmışlar. Çok da güzel olmuş.

8. Kingdom of Rust – Doves: Anlatmaya lüzum olmayan bir şarkı bu. Last fm etiketi “good stuff”. Mükemmel bir yol parçası, dinlemeden geçen varsa geçmesin.

9. Atlas Air – Massive Attack: Heligoland’in en güzel şarkısı bence. Sözleri her ne kadar müziğin oryantalist havasını yansıtmasa da, hem konserde canlı dinlemesi, hem de evde dinlemesi zevkli.

10. Should I Stay – Gabriel: Ne gabriel dinlemişliğim vardır ne de ilgilendiğim. Ama birbirine tamamen uyumsuz insanların anlamsız beraberlik isteğini neden sürdürdüğünü soran şarkı, isimden ve yerden bağımsız bir örnek veriyor. Gerçi bunun Türk pop müziğindeki yeri “sevgi anlaşmak değildir” şarkısı ama onu kötü anılarım sebebiyle anmak istemiyorum.

Peki, yılın hayal kırıklığı nedir? Benim için Interpol. İnanılmaz büyük ümitlerle beklediğim albüm fos çıktı. Nerde o kadife sesli Paul Banks? Nerde o sözleri fantastik bir gerçeklikten gelen şarkılar? Deneysel olmayan ama farklıyım ben diye bağıran, bağırırken de gözüne gözüne sokmayan Interpol’üm nerde, ha?!  Sözler desen elinde tutabileceğin bir şey yok,  ses desen ergenler gibi cart çıkıyor Paul Banks’in sesi, şarkıların bütünü ise gitmiyor, kulağımı tırmalıyor. Bir tek Barricade var elimde, onu dinliyorum bir şevkle, sanki bütün albüm ondan oluşuyor gibi. Ama o bile bir Take You on a Cruise veya Pace is the Trick gibi değil. İçim kan ağlayarak bunları yazıyorum. Çok üzgünüm.

Yılın listelerde görmediğim için ŞOK olduğum albümü ne? Groove Armada – Black Light. Çüş yani. LCDSS, bu mükemmel elektronik-dans albümünün yanında halt etmiştir. Neredeyse her bir şarkısı ayrı güzel çünkü her biri ayrı hikaye. Ucuz değil, komik değil, boş değil, anlamsız değil. Aksine “my golden heart beats for two/my golden heart beats for you” gibi lirikler belki de saf bir kalbin en hoş sözleri. Bunu atlayan müzik listelerinin geçerliliği zaten düşündürücü.

Yılın konseri? Sadece Massive Attack’a gittim, benim için odur arkadaş. Çok da güzeldi. Oh mis.

Yılın bonus tracki? Archive-Fuck You. Sevmediğiniz insanlara, şarkılara, yıllara gelsin.

Hatırlamadığım güzellerden özür diler, çirkinlere de kendileri hakkında konuşmadığım için hallerine dua etmelerini öğütlerim.

Kop kop

Bu yazın bir kaç önemli konseri kapımıza geldi. Benim için en önemlileri -yeni çıkan albümlerini oldukça başarılı bulduğum için, yoksa Bob Dylan konseri de ayrıca önemlidir- Groove Armada ve Massive Attack. Ayrıca Faithless da geliyor ki, o da tadından yinmez.

Aslında bayağıdır Massive Attack-Heligoland’i yazayım diyorum, fırsat bulamadım. Albüm iyi. Hani “uuu başyapıt, vayy anasını sayın seyirciler böyle müzik nasıl yaratılır” havasında değil ama güzel. Yine de baştan belirtmek gerek ki, ilk dinleyişte sıkıcı. Üçüncüde bezdirici. Beşte ise şarkıların farkına varmaya başlıyorsunuz. Ben şahsen birkaç şarkıyı özellikle oryantal ezgiler sebebiyle favorilerime ekledim, zaten o şarkıları da bebeğim Del Naja söylüyor, ki bu da artı. Ama mesela bir Saturday Came Slow var ki, hani Damon Albarn’ı da ayrıca severim, ayy bayıyor beni. Hemen geçiyorum. Ama geçilmeyecekler şunlar gençler: Atlas Air; otobüste dinlerken birden kıvırtmaya başlayacağımdan endişeleniyorum, ayrıca “it took all the man in me to be the dog you wanted me to be” cümlesine ayrıca hastayım. Rush Minute de aynı şekilde bi hoş. Paradise Circus hakeza çok tatlı geliyor dinlemesi. Splitting Atomun bu albümün sahibi, babası yerine koymak istiyorum. Zaten albüm çıkmadan single olarak sunulmuştu. Psyche ise nedense farklı bir gruba ait olmalıymış gibime geliyor. Kötü olduğundan değil, sadece albümden bağımsız dinlenince Massive attack tahminini yürütmek zor. Kısaca, dinleyin, sabırlı olun, seveceksiniz.

Groove Armadaya gelince, Black Light albümü kesinlikle Heligoland gibi değil. İlk dinleyişte albümün kalitesini anlayıp zevkini çıkarıyorsunuz. Erken konuşmayayım ama yılın en iyi albümlerinden biri olabilir. Gerçi daha Interpol albümünü çıkarmadı ve Gorillazı da dinlemedim, hatta Gorillaz deyince aklıma Blur geldi, onların da albüm çıkaracağı lafı dolaşıyor, üstüne Coldplay albüm çıkaracak… Teheeeyy, sene uzun olacak besbelli, görüyorum:) Herneyse konuya gelelim. Coşmaya birebir. Şarkı ayırt edemem, albüm tümüyle mükemmel. Bütünlüğü, sözleri, müziği, piyasaya sunulduğu dönem bile güzel. Bahar-yaz aylarına giden şarkılar. Fekat favorim, Wont Kneel. Yine de hepsini dinleyin. Efes One Love’a da gidin. Zaten Whitest Boy Alive da geliyormuş. gerçi pek sevemedim onların şarkılarını, eleman sadece Kings of Convenience’la takılsın daha hoş olur gibime geliyor.