Etiket arşivi: seri

Mistborn Serisi: Sonunu Düşünmeyen Kahraman Olur Mu?

Branden Sanderson’ı Zaman Çarkı’ndan veya Elantris‘ten tanıyanlarınız olabilir, ben kendisini Mistborn serisiyle tanımış bulunmaktayım. Bu seriyi de bilimkurgu ve fantastik kültürün ilgililerinin takip etmesini tavsiye ettiğim TürkçeBKF blogundan öğrendim, umarım birkaçınıza da ben sebep olurum. Mistborn Serisi: Sonunu Düşünmeyen Kahraman Olur Mu? yazısının devamı

Harry, Sonunda Olması Gerektiği Gibi

Sanırım 1997ydi ilk Harry Potter kitabımızı aldığımızda. O dönemde Dost yayınevinden çıkmıştı, kimse de bilmez o baskıyı, herkes YKY basımına alışıktır. Geçen gün kitaplığımızı düzenleyip sıralarken gördüğümüz şey şuydu ki o baskı elimizde en yıpranmış, kenarları açılmış, defalarca okunmuş ve anılarla dolmuş bir kitaptı. Yıllarca 2. Gelecek diye bekledik, o zamanı da aynı kitabı defalarca okuyarak geçirdik. Ve zaman geçti, 13 sene sonra kitaplar da bitti ve Harry Potter olayının kapanmasının son iki adımının birini attık. İnsan yaşlandığını hissediyor ve büyüdüğünü anlıyor, tıpkı filmdeki oyuncular gibi…

Bu kadar duygusallık yeter, şimdi filme gelelim: BU FİLM EN İYİSİ!! Evet, aslında bu kadar özet olarak. aslında daha iyisi 2. film olacak ondan eminim ama daha iyisi gelene kadar en iyisi bu. David Yates adım adım seriyi iyileştirdi, bununla başlayalım. Ne Alfonso Cuaron, ne Chris Columbus ne de Mike Newell Harry’nin hikâyesini anlamış ve sadık okuyucuya saygı göstermişti. Bir kere Harry’yi oynayacak elemanın gözlerinin mavi olması ne demek?! Mal mısın dostum? Sonra ilk filmdeki o konilerle dolaşan çocuklar? Üff yemin ederim gerizekalısınız. Neyse, 5. filmle David aldı, düzeltebildiği kadar düzeltti, karanlık sayfaları olabildiğince karanlık sinemaya aktardı. Kendisine binlerce teşekkür. Özellikle de 6. kitapta Dumbledore ve Harry’nin deniz ortasındaki adacığa çıkmaları ve oradan sonrası benim için acı dolu ama tatmin edici bir tecrübeydi. Bu kadar memnun kalmışken son filmlere de büyük ümitle baktığımı anlamışsınızdır. Şimdi bu ümitlerimin sonucunu ayrıntılı anlatmanın zamanı geldi:

Bir kere bu serideki en mantıklı şey kitapların bölünmesi olurdu ki bu ancak son kitapta akıllarına gelmiş. Arkadaşım, sizin şimdiye kadar çektiğiniz o dandik filmleri izlemedik mi? Niye korkuyorsunuz uzun film yapmaktan, ikiye bölmekten? Parayı gani gani çıkaracaksınız zati, ne demeye elinizi korkak alıştırıyorsunuz? Aslında bunun 5te yapılması gerekiyordu ama neyse, uzatmayayım. Film Bill Nighy’nin masmavi gözleriyle Bakan olarak olayları yatıştırmaya çalışan sözleriyle başlıyor ve kendisi göründüğü 5 dakika bile olsa filmi kutsamaya yetiyor. Büyüksün Bill baba! Gönül isterdi ki kendisini Gary Oldman’la beraber görebilmek nasip olsaydı. Ardından Snape –ki ona 2. filmi yazdığımda ayrıca bir paragraf ayıracağım- Voldi’nin huzuruna çıkıp Harry’nin kaçırılış programını anlatıyor. Snape’in kendinden emin tavırları bir daha bir daha içimizi yakarken Harry’nin evine dönüyoruz. Daniel Radcliff’in tipi en iyi burada, oyunculuğu da tabii. Ama tipten konu açılınca bir capsli cümle daha geliyor: EMMA WATSON TAŞ MISIN?! Kız çok güzel, allaam özenmiş son 2 senede. Ağzı gözü burnu bi şekle girmiş, olgunlaşmış, hoşlaşmış, o ukela dümbeleği ifade silinmiş ve hem arkadaş hem de sevgili olarak duygusal ifadeler yaratmaya uygun hale gelmiş. Bu insan evladını başka filmlerde görmek istiyorum, bu biiiir. İkincisi de Rupert Grint ve Ron. Arkadaşın geçen 6 filmde gerizekalı olarak yansıtılmasının bir nebze özrü gibi olmuş bu sefer. Artık kendisine gülmüyoruz, aksine paranoyasına ve özgüven eksikliğine hak veriyoruz (Harry ve Hermi’nin çılgın öpüşme sahnesini görmek kim olsa tüketirdi), o karanlık yüzüne Işıkemerden bir nebze ışık gelse de ruhu huzura kavuşsun diyoruz, yanında Rupert’ın da olgun ve solgun bir karakterde kendini aşabildiğini görebiliyoruz. Üçü de arkadaşlıklarının sorgulandığı bu kaçış filminde karakterlerine sonunda fanların yıllarca beklediği derinliği rahat rahat verebilmiş ve aslında biraz daha vakitleri olsa gerçekten iyi oyuncu olabileceklerini göstermişler. Bir alkış da gençlere gelsin.

Ergen aşkının artık nihayete erişine ramak kaldı...

Hikâyeyi bilmeyene anlatmaya gerek yok, bilene de gerek yok. Eksiklerin olduğu gibi ekstralar da var. Eksikler için R.A.B.ın ayrıntılı hikâyesi, Lilyn’in mektubu gibi köşede kalmış önemli noktalar atlandığı gibi Ron’un terk edişinden sonra çöken moralleri sürpriz bir Nick Cave parçasıyla ilkokul seviyesinde bir dansla yükseltmeye çalışan Harry, Luna’nın üstün karakterini yansıtan evden dışarı uçan uçurtma gibi hoş eklemelerle eksikleri görmezden gelmeye çalışıyoruz. Bunun dışında beni memnun eden bir diğer konu ise elzem ayrıntıların atlanmaması –en önemlisinin Draco ve Harry’nin arasında geçmesi gibi-. Bu tip ayrıntılar da ne yazık ki önceki filmlerde göz ardı edilerek filmlerin temelinde eksikler olmansa sebep olmuştu. Hepsinin üstüne kaymaklı dondurmaya sıkılan çikolata sosu gibi tadı damağımızda kalan Deathly Hallows’un animasyon hikayesi olmuş. Aslında düşünüyorum da Harry’nin tüm hikâyesi animasyon olabilirmiş, çok da havalı dururmuş. Atlamadan geçemeyeceğim, Dobby’nin “Dobby has no master. Dobby is a free elf” sözleri elfimizi en yüksek tepeye çıkartarak küçük boyuna bakmadan kahraman nasıl olunur onu gösteriyor. Canım…

Filmin çekimi için pek çok açık alan kullanılmış ki hepsi de görsel açıdan hikayeye destek veren yerlerdi: uçsuz bucaksız yerlerde, dağ başlarında yalnız, küçük bir çadır, içinde nereye gidecekleri belli olmayan 3 genç. Hikâyeden tamamen bağımsız değerlendirebileceğim şeyse gözümün önündeki muhteşem kıyafetler. Özellikle de Hermione’nin giydikleri her türlü kıza yakışmış ve bu kadar zorlu bir yolda bile şık olunabileceğini göstermiş (ben de moda yorumcusu mu olacağım nedir:s) fakat müzikler beni tatmin etmedi açıkçası. John Williams imzalı temalar (alışık olduğumuz Hedwigs Theme gibi) yerli yerinde dursa da müzikler yok gibiydi. Mesela bir öncekinde kendini hissettiriyorlardı.

Son olarak bu filmi benimle izleyen ve yanımda yerimden 1 metre sıçrarken çok havalanmamam için elimden tutan, gerildiğimde de elimi sıkan İstem ve Sertaç’a; özellikle de ışık hızıyla geçen haftam boyunca bana manevi destek verdikleri için –burada Yasmin’i de anmam gerek, kendisi bitirme tezinin arasında bitmek bilmeyen kararsızlıklarımı dinledi- çok teşekkür ederim. Bir de David Yates’e. Rowling, senin de gözlerinden öperim, canım benim, iyi ki varsın iyi ki böyle bir dünya yaratmışsın.