Etiket arşivi: Oscar

Beginners: Başladığı gibi Gitsin

Bu hafta sonu Film Ekimi’nden kalma filmleri indiriyorum ve en başında Beginners var. Gördüğümden beridir izlemeyi kafama koymuştum bu filmi; birinci sebebi Ewan McGregor –bebeğim-, diğeri de konusu.

Hangisiyle başlayayım? Ewan zaten herkesin bebeği, anlatmama gerek bile yok. O halde konudan başlayalım. Annesinin ölümünden 4 ay sonra babası gay olduğunu açıklıyor Oliver’a. Hemen arkasından babası da kanser oluyor. Bu süreçte babasını hem hastaneyle hem yeni erkek arkadaşıyla hem de arkadaşlarıyla paylaşmaya çalışan bir evlat görüyoruz ki İngiliz nesline göre oldukça vefalı bir çocuk –çocuk derken 38 yaşında. Neyse, babasının ölümünün ardından Fransız bir aktrisle tanışan Oliver, acısını içine gömerken hanım kızımızla da bu işleri nasıl yürüteceğini anlamaya çalışıyor, babasının eksiğini gediğini güzel ve hafif kaçkın Anna’yla kapatıyor.

Filmi izlemek büyük zevk oldu benim için. Şöyle ki Oliver’ın evi, Anna’nın otel odası, babasının parti anlayışı ve hayatın son dakikasına kadar yaşama tutunması, Oliver ve Anna’nın arasındaki ilişkinin gelişimi –ki her ne kadar ilişki yaşamaktan çok ilişkiyi konuşan çiftlerden hazzetmesem de bunu izlemesi hoştu- oldukça sofistike anlatılmıştı.

Bunların dışında oyunculara gelirsek… Filmin ana karakteri Ewan McGregor olsa da asıl büyük ve eğlenceli rolü alan Russell terrier Arthur oynuyor. Arthur, Oliver’ın babasının köpeği ve Oliver’ın kıçından ayrılmıyor. Bir de kendisinin alt yazı olarak konuşmaları var ki şahsen aklımdakileri konuştu diyebilirim. Christopher Plummer’ı ise Dumbledore’dan ötürü severiz ve bence burda da hayatının son demlerinde yaşayabileeceği kadarını en iyi şekilde yaşamak isteyen gay babayı gayet güzel kotarmış. Oscar adaylığından da bahsediyorlar, diğer adayların gelişine göre şansı olabilir. Anna kızımız Inglourious Basterds’da gönlümüzü çelen Melanie Laurent. O kız Fransız olmasa mökemmel olacak ama herkesin bir kusuru var, değil mi? Ewan beklendiği gibi. Duygusal adam olmayı her zaman layıkıyla gerçekleştirdi, filmin en “bayan çeken yanı” da zaten bu. Resmen anlık sahnelerde Davidoff Adventure reklamları gördüm.

Belki bu kadar boş salonlar, geniş alanlar veya “it’s complicated” ilişiki filmlerini sevmeyebilirsiniz ama bence bu festival filmi bi izlenmeli ve baharlık diye etiketlenmeli. Bi ara bir daha izleyeceğim sanırsam. Baharda yani:)

Oscarlar Gitti…

Geçen pazar gecesi Oscarların dağıtılmasıyla yeni yazımızın konusu da çıktı. Bir önceki yazımız müzik ödülleri, şimdiki de 83. Akademi Ödülleri yani Oscarlar.

Oscarlara kıymet vermeyi Yüzüklerin Efendisinin her üç filmine de en iyi film ödülü verilmediği, ancak üçüncüye sadece bu “hak” tanındığı için taaa o zaman bırakmıştım. Geçen sene ise en iyi diye seçilen filmin tırtlığı bu kararımın ne kadar doğru olduğunu bana bir daha kanıtladı. Bu seneye gelirsek aslında yine kıymet vermiyorum ama bu sene iyi filmler vardı ve enteresan şekilde ben de baya (6/10) bir film izledim en iyilerin listesinden. O yüzden kendi ödüllerimi dağıtabilecek kabiliyetim de, başkasının seçtiğini eleştirebilecek birikimim de elverdiğinden üşenmiyor, size Akademiyi yorumluyorum.

Bir kere benim bu filmlerin arasında favorim Social Network. Neden? Çünkü son dönemde de dünyanın aldığı hal, sosyal paylaşım sitelerinde şekilleniyor. Bugün açık medya, sınırsız iletişim, habere erişmek gibi konularda özellikle Facebook ve Twitter’ın aldığı rol büyük. O kadar ki Tunus, Mısır ve şimdi de Libya’daki sosyal devrimlerin temelinde Facebook ve Youtube olduğu kesin. Film itibariyle böyle kapsamlı ve etkili bir siteyi –veya belki de silahı- kurmanın başlangıçta hangi fikirlerle oluştuğu, nasıl geliştiği, gelişirken yolunda kimleri ezdiği anlatılıyor. Aslında bir Mark Zuckerberg adı altında asosyal topluma, girişimci nerdlerin nerelere geldiğine ve yıllık geliri 5 milyar dolar olan bir sitenin ederinin 75 milyar dolar olmasındaki bu garip eder/değer dengesizliğine kuş bakışı bir göz gezdiriyor. Yarın öbür gün 2000leri en iyi anlatacak filmin bu olacağına inanıyorum. Bu nedenlerle diğerlerinden daha ilerde görmüştüm Social Network’ü.

King’s Speech hakkında yazımı da yazdım zaten. En iyi erkek için Colin yeter bir sebep, ama ne film ne yönetmen için değil. Ne yazık ki Geoffrey Rush’a hakettiği ödül gitmeyince Krala adil bir ödül dağıtımı yapıldığını düşünmüyorum.

127 Saat ise farklı bir konumda. Danny Boyle’un filmlerini severim, bunu da beğendim. Tek kişilik dev kadro James Franco gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Üstelik orijinal film müziği konusunda da Dido-A.R. Rahman düeti filmde çok doğru yerdeydi, hoş da bir parçaydı, onun yerine Toy Story’nin dandik çocuk şarkısına gitti, o da haksız bir ödüldü.

Inception’a ise kazığın allahı atıldı. Bir kere senaryonun gerçekten enteresan ve farklı olduğunu kabul etmek zorundayız. E peki nerde ödül? Yok. Yok görsel efekt, yok ses bilmemnesi, sıvamışlar bence, orijinal senaryo ödülü bile verilmedi. Çocuğa oynasın diye oyuncak atmışlar gibi. Olmamış, olamamış.

Natalie Portman’ın karizmasına ve şanına şan katan Black Swan’da ise benim ilgimi en çok tabüü ki Vincant Cassel çekmişti. Bir de ben izlerken belki çok doğru bir vaziyette izlemedim, belki de beklentilerim çook fazlaydı ama abartılmasına gerek olmadığı kanaatimdeyim. Evet, çok güzel film, özellikle Kuğu Gölü’nü gençliğimde izlemiş ve sevmiş biri olarak Kuğu Prenseslerinin arasındaki geçişlerin ve dönüşümün fevkaladenin fevkinde olduğunu düşünüyorum. Ama işte fazla mı elitist, çok mu feminen, izlediğimiz hastalık mı yoksa bir Ying Yang mı bilemedim. En büyük korkum ise en iyi kadın-erkek ödüllerini alan oyuncuların genelde kariyerleri ödülden sonra aşağı iner, umarım Natalie Portman için geçerli olmaz.

Ödül gecesine gelirsek, Anne Hathaway ve james franco pek uymamış diyebilirim. James, iyi çocuk, hoş çocuk ama öyle sosyal çevrelerde pek konuşabilen, rahat takılabilen bir tip değilmiş, onu gördük. Anne Hathway de fazla gülüp –zaten o ağız kocaman- pek ezbere konuştuğu bariz replikleriyle çok da sempati yaratmadı. Nerede Alec Baldwinler, Steve Martinler, ve hatta Hugh Jackmanlar (kaç kişilerse artık). Yine de sevimsiz bir durum çıkmadı, fena değildi. Ödül sonuçlarının fazla tahmin edilebilir olması ise izlemenin hiç bir anlamını kalmadığını bize tekrar tekrar hatırlattı.

Kıyafetler ise en çok beklediğimiz, tahmin edilemez ve renkli olan kısım. Anlamadığım moda hakkında ahkam kesecek değilim de, güzel olanı göremeyecek değiliz herhalde. Ortada hele Mila Kunis’in pek görkemli elbisesi, Melissa Leo’nun hem yaşına hem böyle bir ödül törenine uygun zarif kıyafeti varken fikir belirtmemek olmaz. Gecenin en tahmin edilemez kıyafetini ise Jennifer Lawrence giymiş bence. Aşırı sade, belki spor ama bunların yanında kırmızının göz alıcılığı kızımızın doğru seçim yaptığını gösteriyor. Fakaaaat best of red carpet goes to Scarleeeeet (şakşakşakşak). O dağınık saçlar, o mürdüm  elbise, o duruş, o bakış… Scarlet bebeğimsin.

Krallığa Giden Yol Konuşmaktan Geçer

Yazı yazmaya verdiğimiz uzun arayı sayın cuymhurbaşkanımızın şahsi tavsiyesi ve görüşü üzerine bozmaya karar verdim. Bana kendi DVD arşivinden izlediği son filmi verdi, ben de bugün annemle oturdum izledim. Zoraki Kral’dan bahsediyorum tabii ki.

Öncelikle bahsetmem gereken kişi Colin Firth. Adamı Mr. Darcy olarak zaten bir prens mertebesine oturtan hayranları, şimdi kendisini kral olarak izleyerek hakettiği yerde görmekten ve doğru adama oynamaktan gurur duyuyorlardır –yani ben duyuyorum en azından. Son zamanlarda romantik filmlerin adamı olmanın ötesine geçebileceğini üstüne basa basa ve daha çok da sakince bize gösteriyordu, ama artık Oscar almaya son 10 gün kaldı. Bunun haklı bir ödül olacağını söylemeye gerek yok, çünkü oynadığı son rol 6. George, kekeme bir kralın II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde tahta geçişini konu alıyor.

Konuyu gazeteden internetten ve cumhurbaşkanlığının resmi sitesinden edinebilirsiniz pek tabii ki, o sebeple üstünde durmayacağım. Üstünde durulması gereken konular alçakgönüllü bir kral portresinin ne kadar iyi oynandığı ve yardımcı rol diye belirtilen bir rolün aslında başrole ne kadar yakınsadığıdır. Pek İngiliz milletinden beklenmeyen bir alçakgönüllülük, güvensizlik, isteksizlik filmde cömertçe verilmiş. Colin Firth’ün zaten kendi hal ve tavırlarının da genel konsepte uyduğu da aşikar. İnsan yadırgamıyor yahü kral olarak adamı. Çocukları Elizabeth ve Margaret’la ilişkisi, abisinin sorumsuz davranışlarına başkaldırma isteği ve tabii ki yapamaması, terapistine ve terapistinin gösterdiği üzre kendisine olan ciddi güvensizliği ve belki de görmekten pek hazzettiğimiz Helena Bonham Carter’ın oynadığı eşinin desteği filmin en güzel ve aslında en temel direği. Çünkü adamı kekeme yapan çocuk hayatındaki çevresi, fakat kekemelikten kurtulmasının en büyük dayanağı ise bu sefer de ailesinden oluşan çevresi. Kral olmak istememesi bir yandan pek tabiiyken, kral olmak istememesinin en büyük sebebi olan kekemeliğini yaratan da kendini kral yapan abisi ve dolaylı babası. Zor tabii, çocukluğuna inildiğinde zor şeyler yaşamış, kimse yaşasın istemeyiz, hangi milletten olduğu veya ne işe baktığı önemli değil.

Yardımcı rol ise Geoffrey Rush’ın oynadığı konuşma terapisti. Geoffrey Rush, kraliyet ailesine ilk kez yardım etmiyor bu filmle. Daha önce Elizabeth’te de kendisini baş danışman olarak izlemiştik. Üstüne yapışacak diye korkuyorum fakat bunun dışında bir itirazım yok. Zira kendisini Karayip Korsanları dışında çok sık göremiyoruz artık. Zoraki Kral’a gelince, filmde kullanılan görselliğin büyük çoğunluğu kralın zor durumunu anlatmak amacıyla sahneler dar ve sıkıştırılmış bir çadır gibi kralın üstüne çökecek gibi gelse de Geoffrey Rush uzun boyu ve sağlam duruşuyla hem krala hem de sahnelere destek oluyor, neredeyse o çadırı ayakta tutan baş eleman vazifesi görüyor. Hem işini iyi yapması hem de bunu yavşak bir dost havasında yapması ise karakteri seyirciye belki çok da sezdirmeden sevdiriyor bence.

Sayın Gül, 6. George’un kızı 2. Elizabeth  ve ben diyoruz ki filmi beğendik, sizin de beğeneceğinizi tahmin ediyoruz. Zaten halihazırda 10 gün var Oscarlara, bence bir an önce izleyin. Şimdiye kadar Social Network ve King’s Speech izlemiş ve Black Swan’ı geçgeçleyerek kendi açımdan mahvetsem de ortalama bir fikir edindim. Oscar sonrası bir yazı da gelebilir haliyle. Görüşmek üzere, esen kalın efendim.