Etiket arşivi: liste

İzleten Nağmeler

Aşağıdaki yazı ‘Gökçe Takvimi’ne göre yaklaşık iki yüzyıl önce yazılmıştır.

Bu blog, Tuğçe’nin son zamanlarda güncel meselelere parmak basmasına rağmen hala bir film-müzik-kitap blogudur. Hani kaçanları tekrar geri göndürmek için diyorum. Gerçi aldığımız hite bakarak kimse kaçmamış, aksine koşarak gelmişler. Ama olsun, “kemikleşmiş okuyucu kitlemize” bir listeyle naber kankalar diyorum.

Bu listeyi uzun zamandır düşünüyorduk, bayağı da isim çıkardık, en sevdiklerimize ve belli bir türe göre 10 taneyi aralarından sıyırdık. Aslında ben sıyırdım, sadece listenin tamamını beraber yaptık. Hayır yani, iş yapmıyorsun demeyin. Neyse, müzik temalı filmleri pek severiz. Burda da pek bahsetmişimdir; Scott olsun, High Fideliy olsun, All Tomorrow’s Parties olsun tekrar tekrar dönüp bakarız. İşte onları liste yaptık, önemli bunlar dedik, unutmadık, unutturmayacağız dedik ve size sunduk. Gerçi alta yazdıklarımın bazıları esas maddeden daha iyi ve önemli olabilir ama bana göre hepsi bir. İnsan evladını ayırt edemiyor işte (nerden benim oluyorsa)…

Here we go:

1.     High Fidelity

Müzik temalı film=High Fidelity. Ötesi yok. Nick Hornby’nin mükemmel kitabından uyarlandı, izleyen her bir insan evladının kafasında unutulmaz sahneleriyle yer etti: Rob’un dükkanı Vinyl Championship, 5 eski kız arkadaş, kronolojik album sıralaması… John Cusack rocks!!

Bunu izleyen bunları da sevdi: aşağıdakiler ve daha nicesi

2.     Control

Control aka Joy Division kimdir, Ian Curtis nasıl kült oldu alt başlıklı bu siyah beyaz filmi zamanında Gölcükte staj yaparken izlemiştim oda arkadaşlarımla. Filmin bana gore en epik sahnesi, başlarda Ian’ın yatağa uzanıp bir yandan David Bowie dinleyip diğer yandan sigara içişiydi ki, o içerken “vayy anasını, hakkını veriyor sigaranın veled” dediğimizi hatırlıyorum.

Joy Division, İngiliz post-punk müzik sahnesinin en önemli gruplarından biri olmakla beraber solisti Ian Curtis’in intiharıyla underground dünyada yüce konumuna erişti. Anton Corbjin’in –ki kendisi Depeche Mode kliplerinin yönetmeni ve mükemmel bir fotoğrafçı- yönettiği Control, Curtis’in hikayesini baştan sona anlatan (23 yaşında ölen bi adamın çok uzun filmi çıkmıyor takdir edersiniz ki) bir başyapıt. Yine de mutluysan ve seviyorsan, izleme. Depresyon, depresyon…

Bunu izleyen bunları da sevdi: La Mome, Sid & Nancy

3.     Interstella 5555

Bi ara Daft Punk’ın klipleri hep animasyondu, hatırlar msıınız? Şirinler tipli mavi 5 eleman, kaçırılıyor, renkleri değiştiriliyor, başka bir gezegende şarkı söylemeye zorlanıyor vs. İşte o bir film dostlar, o bu film. Baştan sona hikayeyi anlatan 1 saatlik animasyon şaheserini original soundtrackiyle dinlemek büyük zevk.

4.     Farinelli

Opera ne kadar seversiniz bilmem ama bu filmi izlediğimde hiç opera izlememiştim ve aklımda büyük bir şaşaayla kalmıştı. Zannedersem ortaokul yıllarıydı hatta. Daha sonra tekrar izlediğimde tüm konsepti çakmıştım.

Farinelli 18. yyda çok büyük bir kastrato (bkz. Vikipedi), abisi de daha vasat bir müzisyen. Handel’in önce yanına kabul etmek istemediği, fakat daha sonraları sahnede dinlerken kalbinin sıkıştığı yüksek profilli, bi de yakışıklı bir arkadaş. Fakat dram da burada başlıyor zaten, eleman yakışıklı, aşık neyin de oluyor ama işte… baktın kastratoya di mi, zaten yasaklanabiliriz, daha da açmayayım konuyu, anladın sen.

Daha çok abi-kardeş arasında isyanlar, sonuç alınamayan zevkler, milleti eğlendirme uğruna kendisinin eğlenememesi falan… Güzel filmdi, bu da bir kültür, bilmek lazım, öğrenmek lazım.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Copying Beethoven, Shine

5.     The Boat That Rocked

Yazmayacağım bir daha; seviyorum, hep seveceğim.

Bunu izleyen bunları da sevdi: James Dean ve Rebel without a Cause

6.     School of Rock

Jack Black rocks, too!! Aslında Jack Black için buraya Tenacious D yazmak lazımdı ama izlemedik, bir de müziklerini sevmemiştim. Fakat bu, inanılmaz komik ve “keşke benim de böyle bir okulum olaydı, çatlak dediğim ortaokul hocam kafama tebeşir fırlatacağına pena ataydı” diyeceğiniz türde bir efsane.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Tenacious D Pick of Destiny

7. Music and Lyrics

Hollywood romantizmini işin içine katmadan olmazdı. Hugh Grant’in 80lerde efemine pop şarkıcısını oynadığı (yine bir depeche mode ithafı veriyorum ne yazık ki), filmin içerisinde süper pop şarkılarının yer aldığı çıtır çerez film. Hani izlemeseniz bir şeyi kaybetmezsiniz ama baya gülüp eğlenirsiniz. Hadi gülüp eğlenin.

Bunu izleyen bunları da sevdi: August Rush

8.     Nick & Norah’s Infinite Playlist

Michael cera için değil de Kat Dennings isimli güzel insan için izledim bu filmi. Embesil indie elemanı Nick, kendisi gibi embesil kız arkadaşının peşinden koştururken cool ötesi Norah ona yardım ediyor. Norah’nın babası da plak şirketi sahibi. Sonra işte aşık oluyorlar. Ben de aşık olmuştum kıza. Zaten olunmayacak gibi  değil, gözüne sokuyor… Neyse konuyu  sığlaştırmayayım. Güzel bir koşturma ve tek gecelik hikayeydi.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Scott Pilgrim, Across the Universe

9.     Queen of Damned

Off ne filmdi yarabbiiii!! Twilight coşmadan önce bu vardı, rahmetli Aaliyah vampirellayı oynuyordu, Stuart Townsend de emperyal vampirleri içeriden çökerten rockçı vampiri oynuyordu. Yani şimdi izleseniz hala oynuyorlar:) Bunun en güzel yanı müzikleridir, hani vampir temalı müzik için Eclipse değil de bunun OSTuna bakın. Başarılı. Ama film için aynı şeyi diyemem.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Underworld, Interview with Vampire

10. 24 Hour Party People

Tony Wilson yani meşhur Factory Records’un kurucusu hakkında yine Manchester filmi. Factory’nin elinden geçenler arasında Joy Division, New Order, Happy Mondays ve daha niceleri var ama daha çok bu üçü üzerinde durulmuş. Brit underground müzik dünyasına özlü bir bakış.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Human Traffic, All Tomorrow’s Parties, Trainspotting

Reklamlar

Oscarlar Gitti…

Geçen pazar gecesi Oscarların dağıtılmasıyla yeni yazımızın konusu da çıktı. Bir önceki yazımız müzik ödülleri, şimdiki de 83. Akademi Ödülleri yani Oscarlar.

Oscarlara kıymet vermeyi Yüzüklerin Efendisinin her üç filmine de en iyi film ödülü verilmediği, ancak üçüncüye sadece bu “hak” tanındığı için taaa o zaman bırakmıştım. Geçen sene ise en iyi diye seçilen filmin tırtlığı bu kararımın ne kadar doğru olduğunu bana bir daha kanıtladı. Bu seneye gelirsek aslında yine kıymet vermiyorum ama bu sene iyi filmler vardı ve enteresan şekilde ben de baya (6/10) bir film izledim en iyilerin listesinden. O yüzden kendi ödüllerimi dağıtabilecek kabiliyetim de, başkasının seçtiğini eleştirebilecek birikimim de elverdiğinden üşenmiyor, size Akademiyi yorumluyorum.

Bir kere benim bu filmlerin arasında favorim Social Network. Neden? Çünkü son dönemde de dünyanın aldığı hal, sosyal paylaşım sitelerinde şekilleniyor. Bugün açık medya, sınırsız iletişim, habere erişmek gibi konularda özellikle Facebook ve Twitter’ın aldığı rol büyük. O kadar ki Tunus, Mısır ve şimdi de Libya’daki sosyal devrimlerin temelinde Facebook ve Youtube olduğu kesin. Film itibariyle böyle kapsamlı ve etkili bir siteyi –veya belki de silahı- kurmanın başlangıçta hangi fikirlerle oluştuğu, nasıl geliştiği, gelişirken yolunda kimleri ezdiği anlatılıyor. Aslında bir Mark Zuckerberg adı altında asosyal topluma, girişimci nerdlerin nerelere geldiğine ve yıllık geliri 5 milyar dolar olan bir sitenin ederinin 75 milyar dolar olmasındaki bu garip eder/değer dengesizliğine kuş bakışı bir göz gezdiriyor. Yarın öbür gün 2000leri en iyi anlatacak filmin bu olacağına inanıyorum. Bu nedenlerle diğerlerinden daha ilerde görmüştüm Social Network’ü.

King’s Speech hakkında yazımı da yazdım zaten. En iyi erkek için Colin yeter bir sebep, ama ne film ne yönetmen için değil. Ne yazık ki Geoffrey Rush’a hakettiği ödül gitmeyince Krala adil bir ödül dağıtımı yapıldığını düşünmüyorum.

127 Saat ise farklı bir konumda. Danny Boyle’un filmlerini severim, bunu da beğendim. Tek kişilik dev kadro James Franco gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Üstelik orijinal film müziği konusunda da Dido-A.R. Rahman düeti filmde çok doğru yerdeydi, hoş da bir parçaydı, onun yerine Toy Story’nin dandik çocuk şarkısına gitti, o da haksız bir ödüldü.

Inception’a ise kazığın allahı atıldı. Bir kere senaryonun gerçekten enteresan ve farklı olduğunu kabul etmek zorundayız. E peki nerde ödül? Yok. Yok görsel efekt, yok ses bilmemnesi, sıvamışlar bence, orijinal senaryo ödülü bile verilmedi. Çocuğa oynasın diye oyuncak atmışlar gibi. Olmamış, olamamış.

Natalie Portman’ın karizmasına ve şanına şan katan Black Swan’da ise benim ilgimi en çok tabüü ki Vincant Cassel çekmişti. Bir de ben izlerken belki çok doğru bir vaziyette izlemedim, belki de beklentilerim çook fazlaydı ama abartılmasına gerek olmadığı kanaatimdeyim. Evet, çok güzel film, özellikle Kuğu Gölü’nü gençliğimde izlemiş ve sevmiş biri olarak Kuğu Prenseslerinin arasındaki geçişlerin ve dönüşümün fevkaladenin fevkinde olduğunu düşünüyorum. Ama işte fazla mı elitist, çok mu feminen, izlediğimiz hastalık mı yoksa bir Ying Yang mı bilemedim. En büyük korkum ise en iyi kadın-erkek ödüllerini alan oyuncuların genelde kariyerleri ödülden sonra aşağı iner, umarım Natalie Portman için geçerli olmaz.

Ödül gecesine gelirsek, Anne Hathaway ve james franco pek uymamış diyebilirim. James, iyi çocuk, hoş çocuk ama öyle sosyal çevrelerde pek konuşabilen, rahat takılabilen bir tip değilmiş, onu gördük. Anne Hathway de fazla gülüp –zaten o ağız kocaman- pek ezbere konuştuğu bariz replikleriyle çok da sempati yaratmadı. Nerede Alec Baldwinler, Steve Martinler, ve hatta Hugh Jackmanlar (kaç kişilerse artık). Yine de sevimsiz bir durum çıkmadı, fena değildi. Ödül sonuçlarının fazla tahmin edilebilir olması ise izlemenin hiç bir anlamını kalmadığını bize tekrar tekrar hatırlattı.

Kıyafetler ise en çok beklediğimiz, tahmin edilemez ve renkli olan kısım. Anlamadığım moda hakkında ahkam kesecek değilim de, güzel olanı göremeyecek değiliz herhalde. Ortada hele Mila Kunis’in pek görkemli elbisesi, Melissa Leo’nun hem yaşına hem böyle bir ödül törenine uygun zarif kıyafeti varken fikir belirtmemek olmaz. Gecenin en tahmin edilemez kıyafetini ise Jennifer Lawrence giymiş bence. Aşırı sade, belki spor ama bunların yanında kırmızının göz alıcılığı kızımızın doğru seçim yaptığını gösteriyor. Fakaaaat best of red carpet goes to Scarleeeeet (şakşakşakşak). O dağınık saçlar, o mürdüm  elbise, o duruş, o bakış… Scarlet bebeğimsin.

NME Awards. Fail.

New Musical Express, aka NME’nin ödüllerine şimdi baktım ve resmen isyan ettim. Gayet faydalı bir kaynak NME, müzik haberleri olsun, konserler olsun, yeni gruplar olsun, takip etmekten zevk alırım. Arada da anketler yapılır, oy vermesi de ayrı zevklidir. Saatlerce hangi müzisyenin daha seksi olduğuna dair yüzlerce kişilik anketlere oy verdiğimi bilirim (Favorilerim kadınlarda daima Alison Mosshart,  erkeklerde genelde Noel Gallagher). Ancak henüz bir kaç gün önce dağıtılan ödüllerin sonuçları pek hoşuma gitmedi açıkçası. Bu ne biçim ödüllendirme!? Hemen inceliyoruz:

Best British Band (supported by Shockwaves)
Winner:
Muse
Runners Up:
Arctic Monkeys
Biffy Clyro
Foals
Kasabian

Açıkçası şu listeye bakan herkes Muse’un kazanacağını bilir. Adamlar neredeyse her sene, her yerde yılın grubu ödülünü almaktan sıkılmamış olabilirler, ama ben çok sıkıldım. Hoş, başka verecek grup da yok. Adayları belirlemede bir sorun var bence.

Best International Band (supported by T4)
My Chemical Romance
Runners Up:
Arcade Fire
Kings Of Leon
The Drums
Vampire Weekend

My Chemical Romance!? Cidden mi? Arcade Fire bir kaç senedir en göze batan, herkesin diline doladığı bir grup, yeni de albüm çıkarmışlar, sen git en alakasız, en gaydırigubbak gruplardan birine ödül ver. MCR gitsin, bitsin, temsil ettiği değerler ölsün derken ödül almalarını çok sağlıksız buldum.

Best Solo Artist
Laura Marling
Runners Up:
Florence And The Machine
Frank Turner
Kanye West
Paul Weller

Listede 3 kişiyi tanıyorum: Laura Marling, Florence ve Kanye West. Laura iyi kızdır, ödül çok abuk durmamış.

Best New Band (supported by Boxfresh)
Hurts
Runners Up:
Beady Eye
Everything Everything
The Drums
Two Door Cinema Club

Bu ödülü beğendim, zira Hurts’ü destekliyoruz. Ancak, yine adaylar konusunda sıkıntım var. Noel’i çileden çıkararak dağılan Oasis’in asıl faili Liam Gallagher’ın yeni grubu (saha doğrusu Oasis-Noel Gallagher da denebilir) Beady Eye biraz fazla erken sahalara çıktı. Onay vermiyorum ulan!

Best Live Band
Biffy Clyro
Runners Up:
Arcade Fire
Foals
Kasabian
Muse

Gerçeği söyleyeyim, fikrim yok. Burda Muse kazansaydı gıkım çıkmazdı, ama diğerlerini dinlemediğim için haksızlık  olur.

Best Album
Arcade Fire – ‘The Suburbs’
Runners Up:
Crystal Castles ? ‘Crystal Castles II’
Foals ? ‘Total Life Forever’
My Chemical Romance ? ‘Danger Days: The True Lives Of The Fabulous Killjoys’
Two Door Cinema Club ? ‘Tourist History’

İşte bundan bahsediyorum. Bence burada bir çelişki var. Hatta az sonra biraz daha aşağıda daha da büyük bir çelişki göreceksiniz.  En iyi grubu en iyi yapan albümü, şarkıları değil midir? O zaman bu ödülün sahibi de MCR olabilirmiş. Ya da en iyi uluslararası grup ödülünü Arcade Fire alabilirmiş.

Best Film
Inception
Runners Up:
Get Him To The Greek
Kick-Ass
Scott Pilgrim Vs The World
The Social Network

Burdaki en iyi film açık arayla Kick-Ass. Kalıbımı basarım. Çok uzun zamandır bu kadar zevkli bir karakter izlememiştim. Hit Girl rulz.

Hero Of The Year
Lady Gaga
Runners Up:
Gerard Way
Julian Assange
Matt Bellamy
Kanye West

Bakın şimdi. Saçmalık cidden. Hadi Julian Assange’a ödül ver(e)miyorsunuz da, Matt Bellamy’nin, Kanye West’in ne kahramanlığını gördük? Manyak mısınız? Ben bu sene Matt hakkında bir tek “aa Kate Hudson’la berabermiş, çocuğu olacakmış, hııı…” cümlesini kurdum. Yok başka bir olayı. Kanye de ne yaptı afedersiniz? Adaylarda sorun var yine, ama kazananla ilgili fazla bir sorunum yok. Bence her türlü Julian abimiz yıla damgasını vurdu, ama resmi kaynaklar yiğidi öldürmeye çalıştıkları halde hakkını teslim etmemekte direniyor.

Villain Of The Year
David Cameron
Runners Up:
Axl Rose
Justin Bieber
Nick Clegg
Simon Cowell

Burası ilginç. Az önce Julian Assange’a hakkını diplomatik sebeplerden vermeyen NME,  başbakanını yılın kötüsü seçmekte bir abeslik görmüyor. Listede bir bakan ve Pop Idol vs yarışmaların Armağan Çağlayan’ı var. Bu başlığa ciddi ciddi politika bulaşmış. Bana garip ve çelişkili geldi. Bilemiyorum. David Cameron da fena değil gibi gelmişti bana halbuki ama neyse..

Most Stylish
Brandon Flowers
Runners Up:
Hayley Williams
Lady Gaga
Liam Gallagher
Noel Fielding

Hayley Williams sokaktan geçen üstüne başına biraz özen gösteren herhangi bir kız gibi giyiniyor, stylish sayılmaz. Lady Gaga’nın stili bu tip ödüllerin üstünde, onu da saymamak lazım. Liam Gallagher her daim ezik bir insan, sevemedim gitti. Brandon Flowers? Olabilir. Yine adaylarda sorun var.

Least Stylish
Justin Bieber
Runners Up:
Cheryl Cole
Ke$ha
Lady Gaga
Liam Gallagher

Geldik JB konusuna. Bence yılın villainı JB’dir, herkesin sinirini bozdu, kustuk kendisinden. NME sanki underage olduğu için bu hafif ödülü kendisine vermiş, diğer cadaloz bağyanlar üstlerine saldırmasın diye olabilir. Benim ödülüm Kesha’ya ama, orası ayrı.

Worst Album
Justin Bieber ? ‘My World’
Runners Up:
Cheryl Cole ? ‘Messy Little Raindrops’
Katy Perry ? ‘Teenage Dream’
Kings Of Leon ? ‘Come Around Sundown’
My Chemical Romance ? ‘Danger Days: The True Lives Of The Fabulous Killjoys’

Az önce yukarda bahsettiğim saçmalık işte burda! Sen git adamları yılın en iyi uluslararası grubu yap, albümü en iyi albümleri için aday yap, aynısını en kötüler için de yap. Adaylar nasıl belirleniyor anlamadım gitti. Bu ödülün sahibi cuk oturmuş, JB çok daha kötülerini hak ediyor. Benim aklımın almadığı konu MCR.

Worst Band
Jonas Brothers
Runners Up:
Tokio Hotel
30 Seconds To Mars
JLS
Kings Of Leon

Tokia Hotel’le aralarındaki çekişmeli yarıştan sıyrılan Jonas Brothers’ı can-ı gönülden tebrik ediyoruz.

Hottest Woman
Alison Mosshart
Runners Up:
Hayley Williams
Lady Gaga
Shakira
Emily Haines

Yine, yeniden, daima Alison.

Hottest Man
Matt Bellamy
Runner Up:
Alex Turner
Billie Joe Armstrong
Dominic Howard
Jared Leto

NME’nin başta bahsettiğim bu daldaki anketlerinde genelde Dominic Howard çıkıyor (bilmeyenlere: Dom, Muse’un bateristi). Burda biraz da Matt baba olacak diye piyasa değeri artmış olabilir diye düşünüyorum.

Diğer ödüller için http://tinyurl.com/6444rh6 ziyaret edebilir, kendi adaylarınızın neden dahil olmadığını/kazanamadığını sorgulayabilir, adını duymadığınız müzisyenleri merak edip dinleyebilirsiniz.

Bunları Hatırlıyor musunuz? – Yılın Kendisi: 2010

2012’ye sadece 2 yıl kala nelerle uğraştık? Nelere sinirimizi bozduk, nelerle mutlu olduk, neler bizi umutsuzluğa sürükledi, nelerle bulutlar aralandı? En önemlisi, unutmamamız gerektiği halde neleri unuttuk, neleri gözden kaçırdık, hayatın keşmekeşi içinde neleri atlamak zorunda kaldık?

  • Avatar ve 3D sinemanın hali: Açıkçası Avatar’a gitmeyip evde 2 boyutlu izlemeyi, daha doğrusu göz atmayı tercih ettim. 3D için HP7.2’yi bekleyeceğim. Sinemaya 3., hatta 4. boyutu geldi, ama nereye kadar bu iş hakkıyla kotarılıyor? Sağlam bir gişe, iyi bir filmden alınan keyif sadece 3D ile karşılanabilir mi? Clash of the Titans’ın hezimeti, sonradan eklenen 3. boyutun başarısız sonuç doğurduğunu gösterdi, Oscar’lar da mavi tonlu, rengarenk  Avatar yerine gri tonlu Hurt Locker’a gitti. Daha alınacak çok yol var sanki..
  • WikiLeaks: Yılın ortalarına doğru ilk defa duydum, ama asıl patlamayı aralıkta yaparak gündeme bomba gibi düştü. Julian Assange ve ekibi, tüm diplomatik dedikoduları ortaya dökerek birilerinin yüzünü kızarttı, birilerininse üstünden kaydı gitti. Ancak asıl amaçlanan şeye ulaşıldı sanki: Arkamızdan işler çevriliyor çevrilmesine, ama artık bu işler hakkında bilgi alabilme özgürlüğü istiyoruz. WikiLeaks bana kalırsa her şeyden çok kimin en çok sansürcü, kimin umursamaz, kimin özgür düşünceli olduğunu gösterdi. Türkiye umursamaz bir portre çizerken, Amerika başta olmak üzere adı geçen tüm ülkeler sansürcü kimliklerini ortaya serdiler, ben şahsen daha özgür düşünceli bir ülke duymadım.
  • Et fiyatlarındaki önlenemez yükseliş: Türkiye bu sene Angus ineklerini odağına alan bir et kriziyle sarsıldı. Ülkemizde hayvancılığın bittiğini ve tekrar canlandırmayı kimsenin aklından geçirmediğini de öğrendik bu arada. Taşıma suyla ne kadar değirmen döner bilinmez ama taşıma inekle çok uzun yol alabileceğimizi sanmıyorum. Bir gıda mühendisi olarak, bu kadar kötü şartlarda yüz binlerce kilometre yol kat eden bu hayvanlardan sağlıklı et çıkacağını da düşünmüyorum. Bir tüketici olaraksa en ilginç gelen şey, yerli malın ilk defa bu kadar popüler olması. Her konuda yurtdışı seviciliğimizi göstermekten çekinmezken birden “Çarşı her şeye karşı” tarzında yabancı ineklere karşı çıktık. Yedik mi peki? Hem de ne güzel…
  • Tophanedeki sanat galerisinin açılışında çıkan olaylar: Bunu ben de unutmuştum, neyse ki eski Newsweek’leri saklıyorum. Hatırlatalım hemen: Tophane’deki bir sergi açılışını basan bir grup, açılışa gelenlere dalmıştı. Neden olarak da içki içilmesi gösterilmişti. Türkiye’nin dışarıda eksen kaymasından bahsediliyor ama, içerde şaftımız kaymış kimsenin umurunda değil. “Endişeli modern” değiliz artık, basbayağı “korkan azınlık” olduk.
  • U2’nun gelişi: Başımız göğe erdi mi? U2 senelerce ülkemizdeki insan haklarının sağlanmadığını iddia ederek gelip konser vermeyi reddetmişti. Açıkçası Bono ve ekibi tribünlere oynuyor. Ne değişti, anlamadım. 23 senelik yaşamımda insan hakları açısından bu kadar karanlık bir dönemde olduğumuzu hatırlamıyorum. Egemen Bağış’ın yuhalanması ve Zülfü Livaneli’nin Bono’nun ağzını açık bırakacak şekilde “Yiğidim Aslanım” parçasını seyirciyle beraber söylemesi, en çok hatırda kalanlar. Sanırım sahte insan hakları savunucusu olmaktansa hala yiğit olmayı tercih eden bir gurup insan var neyse ki…
  • Allianoi tartışmaları: Tarkan ilk defa gerçekten işe yarar, kararlı bir tutum sergileyerek, sanatçı olmanın gereğini yerine getirdi, bana göre gerçekten sanat yaptığını kanıtladı. Arkeolojiden anlamam, ancak her yeri baraj yapma hevesimiz, binlerce senelik medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun zenginliklerini sular altında bırakacak. Devlet büyüklerimiz sanatçılara “İşlerine baksınlar” demiş olabilirler, ancak; a) büyüklerimiz kendi işlerine doğru düzgün baksalar çok süper olacak, b)sanatçının işi kültüre katkı yapmak, var olan kültürü korumak, dolayısıyla kendine sanatçı diyen herkesi bütün kültür değerlerimizi korumaya davet ediyorum.
  • 12 Eylül referandumu: Neyi oyladık biz? 26 maddelik pakette 2 madde hariç her şeye tamam dedik, o 2 madde yüzünden hayır bastık. Biz bastık tabii, referandumdan evet çıktı. Ne oldu peki? Kenan Evren yargılandı mı? Veya yargılanacak mı? YÖK, ‘80 anayasasının getirdiği en korkunç şeylerden biri olsa gerek, ve bu aralar gittikçe daha saçmalayan bir kuruma dönüştü (acaba neden?), kaldırıldı mı, kaldırılacak mı? İyi niyetli olsak bir türlü, olmasak bir türlü..
  • J.D. Salinger’ın ölümü: Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarı hakkında daha önce bilmediğimiz, yazarın özellikle bilmemizi istemediği tüm ayrıntılar orataya döküldü-dökülmek üzere. Meğer Salinger kendini herkesten saklamış. İyi de becermiş, ben kendisini sakladığını bile bilmiyordum mesela. Yılın en önemli kayıplarından biri.
  • 2010 Afrika Dünya Kupası ve vuvuzelanın ağzımıza sıçması: Yazın maç izleyebileniniz oldu mu? 10 milyar sivrisineğin kulağımın dibinde vızıldaması gibi bir ses yüzünden ben izleyemedim mesela. Vuvuzela saçmalığı neyse ki bitti gitti. Geride koskoca Dünya Kupası’na gidemeyen, güya dünyanın en pahalı takımlarının oyuncularına sahip Türk Milli Takımının burukluğu kaldı.
  • Türkiye’de Japon Yılı: Eski otakulardan kim kaldı? 2010 en çok onlara yaradı herhalde. Anime gösterimleri, ünlü mangakalar derken fena bir yıl sayılmazdı bizler için. Ancak hakkını verebildik mi? Ben veremediğimi biliyorum.
  • Justin Bieber kavramı: Bir gün internete girdim ve bacaksız bir velet gördüm. O veleti MTV’de de gördüm. Korkunçtu. Youtube’ün meşhur ettiği bu eleman, 18 yaş ve üzeri grubun şamar oğlanı oldu, yemediği ayar kalmadı. Biz stres attığımızı varsayaduralım, jbiebs milyonları götürdü.
  • Twitter’ın önlenemez yükselişi: Herkes “e bunun Facebook’taki durum güncelleme olayından ne farkı var kine?” derken cikleye cikleye bir hal olduk. Twitter’ın en güzel yanı haber kaynağı olarak kullanılması. Newsweek, Nature, Science, NME gibi güzide yayınların haberlerini takip etmek çok kolaylaştı. Yoksa Demi Moore’un poposuyla işimiz yok..
  • Lady Gaga olayı: Başta bana çok itici geldi, “n’oluyoz ya, niye çirkin ve yeteneksiz bir kadının provokatif bir pop ikonuna dönüşmesi bu kadar takipçi topluyor?” diye sorarken, birden hoşuma gitmeye başladı. Giysileri, şarkıları, dansları, açıklamaları, videoları derken, kendisinin takipçisi olduk. Neden bilinmez, kendisini bir şekilde samimi buluyorum
  • İstanbul Kültür Başkenti olarak ne başardı, ne başaramadı: 2010’da Japon olduk  mu bilinmez ama, kültürlü olamadık, orası kesin. İstanbul’da her zamanki aktivitelerden farklı ne yapıldı, biri bana açıklasın. Bu şehri çok seven bir insan olmama rağmen, bu Kültür Başkenti zırvası bana pek bir eğreti geldi. Anlamıyorum, bir kültür merkezimiz vardı, o bile açık değil. AKM’yi 2009’da açacağını söyleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, 2010 Kültür Başkenti’nde nerde opera izledi merak ediyorum. Bu yıl biterken de Haydarpaşa yangını tuz biber ekti, ne güzel kültüre sahip çıktık anasını satayım!
  • Arseniği kullanan bakteri ve NASA: Karbon, hidrojen, oksijen, azot ve sülfürün yanına artık arseniği de yaşam belirtisi olarak uzayda arayacağız! Peki, daha önce arsenik var mı diye bakılmayan gezegenlere ne olacak? Ya orda yaşam vardı da, pas geçildiyse? İşin şakası bu tabii. Bu arada kimsenin ilgisini çekti mi bilmiyorum, ancak araştırma NASA’nın araştırması. NASA bu sene elindeki son aracını da uzayın derinliklerine atarak, sanırım süresiz olarak bu araştırmaları askıya aldı. Daha doğrusu, uzay keşfetme kısmını askıya aldı. Nedeni: ödenek sıkıntısı. Son yılların gözdesi LHC, NASA’nın pabucunu da dama attı zaten, uzayı, kara delikleri mi araştırmak istiyorsunuz? Bunun için uzaya çıkmaya ne gerek var, evde yapılıyor zaten!
  • Ekonomik kriz, İzlanda, İrlanda ve Yunanistan’ın batışı: İzlanda’yı geçen sene satışa çıkardılar. Yunan adaları da bu sene bazı fazla açık fikirli Yunanlı gurup tarafından satışa çıkarılması önerilen bir başka gayrımenkuldü. Bu kadar abartıya gerek var mı acaba? Bu ülkeler belli ki zaten riskli bir ekonomik politika izliyormuş, çöküşe gerçekten kriz mi neden oldu, yoksa ya hep ya hiç politikası güden politikacılar mı? İrlanda için de bir ekonomik paket hazırladım karınca kararınca: şimdi bu İrlandalı erkek gurubu, tüm dünyadaki kadınlar tarafından ayrı bir kategoridedir hani, işte…
  • İphone’a rakip: Android tabanlı telefonlar ve tablet piyasası: Neredeyse hiç anlamadığım bir konu olmasına rağmen, özet de olsa şöyle bir bahsedeyim. Steve Jobs “uu, elimde hepinizin gözlerini faltaşı gibi açacak bi alet var, n’aber?” dedi, Ipad’i sürdü piyasaya. Şahsen USB girişi olmayan bir alet ne kadar işe yarar, bilemiyorum. Tek derdimiz bir şeyler okumaksa, Kindle alalım? Android olayını da pek bilmiyorum, zira ne Iphone kullanıcısıyım, ne de Android. Ancak kullanıcı dostu diye geçiyor Android telefonlar, sanırım değişime daha açıklar. Tamam, sustum.
  • Mavi Marmara baskını: Gerçekten kahraman olduk mu acaba? İnsan Hakları Derneği, Türkiye’de denize açılmasına izin verilmeyen bir gemiye Afrika’nın ücra bir ülkesinin bayrağını takıp, yüzlerce insanla Gazze’ye, yardım götürmek amacıyla yola çıktı. Bu sırada İsrail, Türk hükümetine “Gelmesinler, durdurun, elimizin tersine geliyorlar, çakarız” diyor. Açık açık. Sonuç: 9 ölüm, gerilen Türk-İsrail ilişkileri. Hatta buna tüm Yahudilerle olan ilişkilerini de ekleyebiliriz, zira yüzyıllardır topraklarımızda yaşayan, vergi veren, askere giden Yahudi vatandaşlarımızın kendilerini güvende hissetmemesi bence önemli bir sorun. Bölgede “sıfır sorun” düsturuyla dolaşan Dışişleri Bakanımızın, İsrail’i gözden kaçırması nedeniyle barışı sağlayan adam olma şerefini de kaçırdı. Aklıma bir de şöyle bir soru geliyor: bu 9 kişi bilerek ölüme mi gönderildi? Sırf kamuoyunun dikkatini çekmek için, referanduma giderken popülerlik artırmak için, kahraman “gözükmek” için? Ölenlerin arasında bulunan Furkan Doğan’ın defterine “cihada gidiyoz, tehhey” türünden notlar düşmesi bana şüpheli gelmişti, ya size?
  • Türkiye’de internet sansürü ve Youtube’un açılması: Zaten giriyorduk, Başbakan bile giriyordu! Hepimiz bu sayede DNS ayarlarını öğrendik, proxy, ktunnel filan derken dünyada internetin yapısıyla haşır neşir olan birkaç ülkeden biri olduk. Yarıştığımız diğer ülkeler arasında da Suudi Arabistan, Çin, İran, Güney Kore gibi sansür konusunda bizden çok daha ilerde ülkeler var. Alınacak çok yol var tabii… Neyse, Youtube açıldı. Ancak hala yüzlerce, belki binlerce internet sitesi, saçma ve sudan sebeplerle kapalı. Sansüre karşı duralım, durmayanları uyaralım. Zira bir gün gelir, DNS ayarlarını değiştirmek çözüm olmaktan çıkar..

 

  • Eurovision’da maNgayla 2. olduk: Ya, bunu hatırlayamadım önce. Çok zaman olmuş sanki. Sözde animeci-mangacı Türk gençlerimiz Örovijından madalyayla döndü.
  • KPSS skandalı: KPSS soruları çalındı, cemaatten devlet kadrolarına geçmek isteyenlere forward edildi,  vicdanlı bir hacker tarafından olayın duyurulması sonucu KPSS tekrar yapıldı. Açıkçası unutulmasın isterim bu olay. Daha önce ne dolaplar döndü kim bilir. Bu insanlar belki de öğretmen olacaktı, nasıl öğrencilerine hak, hukuk, adaletten bahsedebilir, nasıl onlara “kopya çekene sıfır veririm haa!” diyebilecekti? İyice manyaklaştık, buradan duyuruyorum. Bu skandalın bazı kurbanları da oldu: ÖSYM başkanı Ünal Yarımağan istifa etti, yapılan ikinci sınavda adaylara (% 99.99’u masum olan adaylardan bahsediyoruz) sınav öncesi işkence yapıldı, atamalar gecikti. Anlamadığım bir nokta da, bütün sınavlarda yüzüğü, tel tokayı, küpeyi vs. çıkarttıran ÖSYM, sınavlara türbanla girilmesine nasıl izin veriyor? Ceketinin içinden tel tokaya sığabilecek cinsten bir kopya aracını çıkartıp, kulağına takan türbanlı bayana güvenen ÖSYM’nin samimiyetinden şüpheliyim.
  • Deniz Baykal’ın CHP genel başkanlığından istifası: Yılın Penguen kapağı, Deniz Baykal’ın ardından perişan olmuş Tayyip Erdoğan’ın Babam ve Oğlum’daki sahneye atıf yaparak “Kollarımı açaydım, gitme diyeydim” dediği kapaktı. CHP’ye yüzyıllar sürmüş gibi gelen bir iktidarın, pardon, muhalefetin ardından, Deniz Baykal, sözde olup olmadığı bazıları tarafından tartışılan bir seks kaseti yüzünden istifa etti. Bundan sonrası CHP için sancılı oldu, bu sancılar hala da devam ediyor. “Gandi Kemal” Kemal Kılıçdaroğlu göreve hızlı başladı bir hevesle, referandumda seçmen kaydı olmadığı için oy veremedi. Yılların devlet memuru, SSK yöneticisi, acemiliğine gelmiş olabilir mi? Hayırlısı diyoruz, oğlunun Ankara’ya dönüşünü bekliyoruz.
  • Tekel işçilerinin eylemi: 4C yasasına isyan eden Tekel işçileri, 78 gün Ankara’da eylem yaptı. Görüşmeler yapıldı, uzlaşılmaya çalışıldı. Üstlerine su sıkıldı, tehdit edildiler. Ölüm oruçları tutuldu. Sonuç: evlerine zaten zar zor ekmek götüren işçiler boyun eğmek zorunda kaldılar. Yılın son Newsweek’inde bir Tekel işçisinin Başbakan’ın “Bizi Tekel işçileri iktidar yapmadı” lafına isyan eden bir alıntısı var: “Bakkal yapmadı, eczacı yapmadı, doktor yapmadı, uzman erbaş yapmadı, Kürt yapmadı, Alevi yapmadı. Allahaşkına bunları kimler iktidar yaptı?” Bu sorunun cevabı, sorunun kendisinde gizli olabilir mi?
  • Meksika Körfezi çevre felaketi: Yılın olayı bana kalırsa budur. Tam 1.206.000.000 varil petrolün denize karıştığı sanılıyor. British Petrol’ün petrol platformundaki patlama, halihazırda durumu çok da iyi olmayan Meksika Körfezi’ni belki de yok etti. Binlerce canlı telef oldu, sızan petrolü temizleme çalışmalarına katılan balıkçılar hastalandı. Bu felaketi anlatmaya ne kelimeler yeter, ne de fotoğraflar. BP’nin uzun süre olaya pişkinlikle yaklaşması, zaten zor olan petrol temizleme çalışmalarını aksattı. İnsan eliyle doğayı mahvettik.  Bu insanlar gece gözlerini kırpmadan uyuyorlar mı bilinmez, ama çocukları, torunları uyuyamayacak, garanti edebilirim.

Daha yüzlerce olay var yazılabilecek, uzun uzun yorum yapılabilecek. Nice değerli insanı kaybettik, ki aralarında en son Ergenekon yüzünden suçlanan İlhan Selçuk ve kardeşi, unutulmaz Albülcanbaz’ın çizeri Turhan Selçuk da vardı. Şili’li madenciler, yılın sonlarında yaşadığımız yumurtalı saldırılar, 32 sene sonra 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması, Haiti depremi, Pakistan’daki sel felaketi, Kürt toplumunu temsil ettiği iddiasıyla DTP/BDP’nin açık açık özerklik talep etmesi, Sebastian Vettel’in, yaşıtım olan bir Alman gencinin, en genç F1 şampiyonu olması bunlardan bir kaçı. Fark ettiğiniz üzere, çoğunlukla Türkiye’de yaşadığımız olaylardan bahsettim, hemen hepsinde de muhalefetim. Tek taraflı düşündüğümüz çok olaylar yaşadık. Bazı olayları da çok çabuk sindirdik, ki belki de en sıkıcı şey budur. Demokrasi, hukuk, bizler için var, bunlara sahip çıkmalıyız. Sadece muhalefet değil, iktidarında bunlara sahip çıkması gerek, hakkın, hukukun kime ne zaman gerekeceği hiç belli olmuyor, hele de Türkiye’de.

Umarım 2011 daha demokratik, daha huzurlu, daha ahlaklı, daha vicdanlı, daha akıllı, daha duyarlı, kısaca daha iyi bir ülkeye dönüşmemizi sağlamak için bir başlangıç olur. Umarım bütün dünya da adam olur, elden gitti gidiyor ayağımızın altındaki yer küre.

Hepimize geçmiş olsun, hepimize iyi yıllar…

Yılın Hedehödösü#3:Müzikler

Aslında bu yazı dizisini yayınlamak için diğer listeleri yaptım. Hahaha çok çakalım, kendimi iş yapmaya motive etmek için kandırma ve hileyle önce diğerlerini yaptırıyorum. Peki, niye bu listeyi yapmak istedim? Önce buna açıklık getirmek istiyorum.

Fark ettiyseniz bu bloga en çok müzikler hakkında yazı yazıyorum. Bu Tuğçe müzik dinlemediğinden değil, dinlediklerim hakkında eleştiri okumaktan ve bilgi toplamaktan hoşlandığım için. Belki başkaları da benim gibiyse, birilerinin sebebi olurum diye. Velhasıl, bu senenin albümleri, şarkıları, şarkıcıları listeleri piyasaya düşer iken fark ettim ki, bu ilk 30-50 listelerinde dinlemediğim grup çok, ama daha da garibi dinlediklerimi de beğenmemişim.

NME ve Q dergileri müzik piyasasının ilahları ve yönlendirici öğeleri olduğundan bunların listelerini baz alarak konuşuyorum. Pitchfork’un listeleri ise aşırı özgün olduğundan kendilerini ucundan bile yakalayamıyorum, o site lig dışı. Ama sevgili müzik severler, verdiğim linklerden de görebildiğiniz gibi en iyi listelerinin üst sıralarını işgal eden These New Puritans, LCD Soundsystem, Yeasayer, Arcade Fire gibi grupları dinledim ve takdir etmedim. Evet evet, NME ve Q sana söylüyorum: BEĞENMEDİM! (aslında bunu yazmak içindi bütün çabam). TNP, savaş marşı gibi bir albüm, üstüne anlamsız sözlerle bezeli bir sürü şarkı. Bear McCreary onlardan daha iyi marş yapıyor, o kadar diyeyim. Nedir bu yalakalık arkadaşım?  LCDSS, kesinlikle çekiciliği olmayan bir dans albümü. Ve hayır, bana göre değil bu yorum, çünkü dans albümü dinleyebilen, dinlerken de dans edebilen bi insan evladıyım (çok saçma bi özgüven içerisindeyim, kabul). Yeasayer, allahım gitmiyor şarkılar. 1 dkyı aşabilsem sanki bir şey olabilir ama önümde kocaman duvarlar, ilerlemiyor. Yazıklar olsun. Intro yapamayan bünye yazıklar olsun. Arcade Fire ise, fena değil ama en iyilerden? O halde bu yıl pek iyi geçmemiş albüm piyasası açısından.

Ukelalığımın son noktasında bu yıl dinlediğim BENİM için ilk 5 yeni grubu/insanı sizinle paylaşıyorum gençler, hazır olun:

1. Pulp: önceden de bahsettim, şimdi yine söz etmeye gerek yok. Ama varlığı yeter bana, küçük sapıklıkları ve baştan çıkarıcılıkları kendilerini 1 numarada saymama sebep oluyor.

2. God is an Astranout: Post-rock tanımlaması bana garip gelse de (rocktan sonrası mı var?) dinlerken ara ara çocukluğuma dönüyorum, astronot olma hayallerimi sorguluyorum. Şaka değil, adlarına uygun bir müzik yapıyorlar, uzaya gönderilmiş rock ezgilerini bizimle de paylaşıyorlar. Ben sevdim, çok iyi çocuklar.

3. Hurts: Bunları da yazdım. İlk albüm için iyiler, 2 için de erken zati. Göriciiz.

4. The National: Daha yeni dinliyorum aslında. Amerikan indie pek yorumlamadım huzurlarınızda ama Interpol gibi bir örnek varken takdir edilesi bir yoldan gittiklerini söyleyebilirim. Dinlemesi rahat, yağmurlu günlere zevk veren bir grup. Solistin sesi özellikle şarkılara bi tarçınlı elmalı kurabiye tadı veriyor, benim çok hoşuma gidiyor. Dinleyin The National’ı, yapın bunu.

5.  Editors: Yeni keşfetmedim tabii ki, yeni de dinlemiyorum. Ama son zamanlarda zevk veriyor, o sebeple listeye almakta sakınca görmüyorum.

Şimdi ise sırada yılın parçaları listesi (anlamsız bir sırada):

1. Bittersweet-Sophie Ellis Bextor: Söylemesi de dans etmesi de çok zevkli. Sophie’ciğimi de severim zati, ne güzel pop yapmış, canım.

2. Sunny Afternoon -The Kinks: The Boat that Rocked sayesinde dinledim bu şarkıyı. Bıkkın, sıkkın, sıcaktan elini kaldıramayan tembel insan için yazılmış gibi, “elimde soğuk biram, güneşli akşamüstünde pinekliyorum”. Bu yıl dinlediğim en iyi şarkılardan. Ömür boyu gider yani.

3. Safe From Harm-Massive Attack: Bu da yeni değil ama ben yeni dinledim. Hatta geç dinlediğim için kendimden nefret ettim. Yerlere eğilerek özür diyor, bunca geçen zamanı telafi etmek için tekrar tekrar dinliyorum.

4.  Seconds-Pulp: Acaba f.e.e.l.i.n.g.c.a.l.l.e.d.l.o.v.e.’ı mı saysam diye düşündüm ama yok, Seconds eline verir. Kelime oyunlarıyla, kaçışlarıyla, boyun eğişiyle aslında bu listedeki en iyi şarkı.

5. Quantum Theory-Jarvis Cocker: Pulp’ın ardından Jarvis’i koymak mantıklı ve tarafsız bir listecilik anlayışı mı bilemeyeceğim ama benim listem, yaptım oldu. “Somewhere everyone is happy/Somewhere fish do not have bones/Somewhere gravity cannot reach us any more/Somewhere you are not alone”. Daha da bir şey demiyorum.

6. Yalnız Şarkı-Mor ve Ötesi: yılın başlarında sevdiğim bir dostumun önerisiyle dinlediğim bu şarkı, muhtemelen sıkıntılı ve huzursuz günlerimde bahsi geçen dostumun desteğini hep hissetmeme sebep oldu, o yüzden almamak olmaz.

7. Unbreak My Heart-Weezer: Klasik bir Toni Braxton şarkısı olsa da, yıllar sonra onu rock parçası haline getirenin Weezer için belli ki bir potansiyel taşıyormuş ki alıp yapmışlar. Çok da güzel olmuş.

8. Kingdom of Rust – Doves: Anlatmaya lüzum olmayan bir şarkı bu. Last fm etiketi “good stuff”. Mükemmel bir yol parçası, dinlemeden geçen varsa geçmesin.

9. Atlas Air – Massive Attack: Heligoland’in en güzel şarkısı bence. Sözleri her ne kadar müziğin oryantalist havasını yansıtmasa da, hem konserde canlı dinlemesi, hem de evde dinlemesi zevkli.

10. Should I Stay – Gabriel: Ne gabriel dinlemişliğim vardır ne de ilgilendiğim. Ama birbirine tamamen uyumsuz insanların anlamsız beraberlik isteğini neden sürdürdüğünü soran şarkı, isimden ve yerden bağımsız bir örnek veriyor. Gerçi bunun Türk pop müziğindeki yeri “sevgi anlaşmak değildir” şarkısı ama onu kötü anılarım sebebiyle anmak istemiyorum.

Peki, yılın hayal kırıklığı nedir? Benim için Interpol. İnanılmaz büyük ümitlerle beklediğim albüm fos çıktı. Nerde o kadife sesli Paul Banks? Nerde o sözleri fantastik bir gerçeklikten gelen şarkılar? Deneysel olmayan ama farklıyım ben diye bağıran, bağırırken de gözüne gözüne sokmayan Interpol’üm nerde, ha?!  Sözler desen elinde tutabileceğin bir şey yok,  ses desen ergenler gibi cart çıkıyor Paul Banks’in sesi, şarkıların bütünü ise gitmiyor, kulağımı tırmalıyor. Bir tek Barricade var elimde, onu dinliyorum bir şevkle, sanki bütün albüm ondan oluşuyor gibi. Ama o bile bir Take You on a Cruise veya Pace is the Trick gibi değil. İçim kan ağlayarak bunları yazıyorum. Çok üzgünüm.

Yılın listelerde görmediğim için ŞOK olduğum albümü ne? Groove Armada – Black Light. Çüş yani. LCDSS, bu mükemmel elektronik-dans albümünün yanında halt etmiştir. Neredeyse her bir şarkısı ayrı güzel çünkü her biri ayrı hikaye. Ucuz değil, komik değil, boş değil, anlamsız değil. Aksine “my golden heart beats for two/my golden heart beats for you” gibi lirikler belki de saf bir kalbin en hoş sözleri. Bunu atlayan müzik listelerinin geçerliliği zaten düşündürücü.

Yılın konseri? Sadece Massive Attack’a gittim, benim için odur arkadaş. Çok da güzeldi. Oh mis.

Yılın bonus tracki? Archive-Fuck You. Sevmediğiniz insanlara, şarkılara, yıllara gelsin.

Hatırlamadığım güzellerden özür diler, çirkinlere de kendileri hakkında konuşmadığım için hallerine dua etmelerini öğütlerim.