Etiket arşivi: konuk yazar

Konuk Yazardan: Knockin’ on Heaven’s Door

Sevgili takipçilerimiz ve yoldan geçip kafasını uzatanlar… Biz yazı yazamadığımız için size konuk yazarımızın yine çok değerli tespitlerini sunuyoruz. Şahsen ingilizce dışında en fazla uzakdoğu dillerinde film izlemeyi tercih etsem de bu filmin tavsiyesini dinledim ve bir dakikasında bile off ne gereksiz bir şeymiş bu demedim. 90’ların bütün klasik detaylarıyla döşenmiş ve hikayesi bitter çikolata tadında (az önce yememe istinaden) hoş bir film. Sevgili konuğum K.’ya bize bu yazıyı ve kendisi söylemese asla bulamayacağım filmi ilettiği gurbet ellere teşekkür ve sevgiler…

Konuk yazar olarak Tutkal sahalarına yoğun ısrarlar sonucu geri dönüş yapmış bulunuyorum. Belki de ben ısrar etmiş olabilirim. Teşekkür, canım-cicim, pohpoh, kopkop aşamalarını atlayıp fazla da detaylara takılmadan esas toplanma sebebimize geliyorum. Uzun metraj alerjimi biliyorsunuz. Bilmiyorduysanız da artık biliyorsunuz. Bu problemime filmleri 4-5 kere ara verip izlemekle çözüm getirdim. Bu rakamı aştığımda filmi bitirmeden bırakıyorum ve hiç kesinti ihtiyacı duymadan izlediklerimi de hemen tavsiye etmek, diğerleri ile paylaşmak istiyorum. Elime tam da son kategoriye giren bir parça düştü. Nasıl mı? Bu yıla girerken hiçbir özel günde bir geleneğimin olmayışı canıma tak etti ve yeni yıla giriş için bir gelenek başlatmak için film izleme ve aynı anda yeni oruç açmış gibi yemek yeme planı yaptım. Çok yaratıcı değil, farkındayım. Sonuç olarak bu planımı uygun zaman diliminde hayata geçirdim. Bu yazıyı yazarken midemden çıkan pişmanlık çığlıkları, bu etkinliğin gelenekselleşmesine karşı tutum sergilese de izlediğim filmi tek solukta bitirdim. Derhal tavsiyeme girişiyorum.

Filmimiz, Knockin’ on Heaven’s Door. Konuk yazar olarak ilk tavsiyem kanser temalı görsel öğeler hakkındaydı. Tamamen tesadüf ki bu sefer de öykü, iki kanser hastası adam etrafında geçiyor: Martin ve Rudi. Yukarıdan gelen bir işaret ile aynı hastane odasında ölümü beklemek yerine cennette sürekli mevzu bahis olduğuna inandıkları ve daha önce hiç görmedikleri okyanusa doğru üzerlerinde pijamalarıyla yalın ayak yola çıkıyorlar. Kalan kısıtlı zamanlarında, ölmeden önce yapmak istedikleri şeyler listesinden birer tane seçip okyanusa ulaşma hedeflerine iki yenisini daha ekliyorlar ve rotaları bu doğrultuda gelişiyor. Okyanus rotasında yolları kötü adamlarla ve polislerle kesişiyor. Plan yapmaya vakitleri olmadığı için tamamen spontane aldıkları kararlar, komik tesadüflere ve hikayenin beklenmedik yönlerde ilerlemesine yol açıyor. Elemanlar, son günlerini onca aksiliğe rağmen eğlenerek değerlendirmeyi beceriyorlar.

Çok başarılı yazılmış ve işlenmiş bir senaryo olduğu kanısındayım. Filmin başından açığa çıkan sonu yüzünden oluşan sürpriz faktörü eksikliği senaryo içindeki ince dinamik değiştiren dokunuşlarla kapatılmış. Çok geniş coğrafyada fazlaca tesadüf olmasına rağmen “dünya o kadar da küçük değil yahu” bile demiyor ve onlara ilk işareti verenin bu yolda onları hiç yalnız bırakmadığını hissediyor izleyen. Böyle derininde acıklı ama komedi faktörü ile üzeri kapatılan hikâyelerin finalleri her zaman çok hassas bir nokta olmuştur. Bunun da üstesinden ustalıkla gelmişler. Beyazlar içinde, parlak gökyüzünden, “onlar artık mutlu” mesajı veren gülücükler saçmıyorlar. Bu bile yeter. Oyunculuklar Oscar’lık düzeyde olmasa da bence takdiri hak ediyor. Martin karakterini, bazılarınız Inglourious Basterds filminden hatırlayabilirsiniz. Orada da hatırladığım kadarıyla çok üstün bir oyunculuk yoktu ama yine de senaryoya can katan karakterlerdendi. Bir karakterin sırf var olması bile filmi bazen yükseltebilir. Nitekim durum bu. Yan rollerdeki, kötü adamın şapşal yardımcıları Abdul ve Henk, Türk ve Hollywood yapımlarından aşina olduğumuz zorlama tipler gibi gözükse de senaryoya fazlaca doğallık ve özgünlük katıyorlar. Hatta filmin en epik sahnesi, onların asansör sahnesi:

( Hasta: Is the operation already over? Henk: Yeah, you are in heaven. I’m God and that’s St. Peter. Abdul: Selâmün aleyküm.)

Senaryo her açıdan çok çeşitlilik içeriyor. Karakter, mekân, tema ve müzik konusunda bol kepçecilik yapmışlar. Senaryo yollarda geçtiği için fazla karakter ve mekân karşımıza çıkıyor ki bu tercih ettiğim bir durum. Göz doyurucu. Tek karakter ve kısıtlı mekân etrafında geçen öyküler ile baygınlık geçirmek, herkes gibi benim de hoşuma gitmiyor. Tema konusunda da yine bana çalışmışlar. Film hiçbir aşk unsuru içinde barındırmıyor. Hatta ölüm bekleyişinin hüznünü, uygun dozlarda aksiyon, macera ve komediye ağırlık vererek işleyip zoru başarıyor. Film müzikleri de cazdan oryantale, rock’tan reggae’ya geniş bir yelpazede karşımıza çıkıyor. Bu durum da çoğu müzik tarzının takipçileri için olduğu gibi benim gibi müzikte pek seçici olmayan izleyiciler açısından da büyük bir artı. Haliyle filmin öne çıkan müziği, aynı zamanda filmin isim annesi olan Bob Dylan’ın Knockin’ on Heaven’s Door şarkısı:

Bu seferki filmi izlemeye karar vermemde sadece coğrafik konumum ve öğrenmeye çalıştığım dil etkili oldu. İyi de oldu. Bence kesinlikle izlenmeli. Gerçekten insanı kendi hayatını düşünmeye itiyor. Şöyle bir düşündüm de dünya gözüyle ben de henüz okyanus görmedim. Zaten bir hayli kabarık olan Bucket list’ime bir yeni madde daha eklenmiş oldu. Ben şimdilik şu listemi kısaltma çalışmaları yapmaya koyulmak üzere müsaade istiyorum ve yazıma, ortaokul ve lise Türkçe derslerimin kâbusu olan parçanın ana fikri mevzusuna en iyi şekilde açıklık getiren paragraf ile son veriyorum.

You’ve never been to the ocean? Then, you’d better run. You’re running out of time. In heaven that’s all they talk about. The ocean and the sunset. How fuckin’ wonderful it is, to watch that big ball of fire melt into the ocean – and the only light that is left like a candle it’s only inside

K.

K.’nın gurbette yaşadıklarını ve röportajlarını kendi blogundan takip edin: http://justsplendiferous.wordpress.com/

Konuk Yazardan: İki Süper Tavsiye Birden Kuşağı

Bu yazıyla birlikte konuk yazar uygulamasını hayata geçirdiğimizi duyuruyorum.

Sevgili K., bu blogu da okuyan, ayrıca okumasa bile önemli değil, dizi konusunda tanıdığım herkesten daha donanımlı, araştırmacı ve başarılı değerlendirmeleri olan, konusuna hakim bir dostum. Yazıyı yazalı bir süre oluyor, bu arada ben de onun önerisini dinleyerek Big C’yi de izledim ve gerçekten zaman harcamaya değer olduğunu düşünüyorum. Zaten geçen zaman içerisinde Golden Globe açıklanarak ödül de aldı. Bu sebeple kendisine blogumuzda değerli fikirlerini paylaştığı için teşekkürü bir borç biliyor ve sizi önerileriyle başbaşa bırakıyorum.

En çok ağladığım film mi? 2 ay kadar önce sorulsa cevabım netti – “Babam ve Oğlum’da bile güldüm” .  Belki aşırı üzüntü anlarımdaki tepkimin gülmek olması, belki birlikte filmi izlemeye gittiğim arkadaşlarımın ağlamaktan şişip, tıkanmış görüntülerinin acayip komik olması , belki de her ikisiydi sebep. Sonuç olarak ağlamadım. Ağlamayı sevmediğimden değil, inanılmaz rahatlatıcı buluyorum aksine. Ağlak bir insan değilim sadece. Aman neyse ne!

Ağlamıyorsam hiç etkilenmiyor değilim. Tabiki çoğu film içime işlemiştir. Bu ağla(ya)mama huyum, bir arkadaş ortamlarında birçok kere film tavsiyesi almama sebep oldu. Ve bu da beni, İDO feribotundaki ağlayarak rezil olmama ramak kalışımın trajik ve bir o kadar komik hikayesine  adeta sürükledi.

İlk önerim, zaten yeterince açık  bu anımın tek bilinmeyeni, yani filmin adı ; Kız Kardeşimin Hikayesi (My Sister’s Keeper). Filmi tabiki tavsiye ediyorum. Tabiki ağlamadım yine. Ama bu sefer içimden gelmediğinden değil. Ortamın müsait olmayışından.

Bunca şey yazdım ama esas konu olan ikinci tavsiyeye gelemedim.  Zaten tavsiye edeceğim diziyi daha çekici kılmak için fazla laf dökmeyeceğim.  Her ne kadar daha çok drama kategorisine girdiğini düşünsem de, Golden Globe en iyi komedi dizisi ve en iyi komedi dizi- bayan oyuncu ödüllerine aday oluşu bile bir şansı hakketmesi için yeterli bence. Fazla bilgi de vermeyeceğim. Açın bakın IMDB’ye. Ancak şunu söyleyebilirim ki başrol bayanı inanılmaz bir oyuncu.  Laura Linney. Yan karakterler ve sözüm ona konuk oyuncular- yerleşik düzene bir an önce geçseler hiç fena olmaz- ayrı bir başarılılar. Bu arada ufak bir ayrıntıyı atlamışım sanırım, belki farkedenler olmuştur. Dizinin adı : The Big C.

Kısaca konusundan da bahsedeyim. 40’lı yaşlarda bir bayanın hayatı. Bayana ait birkaç özelik ise şöyle ; kesin tedavisi henüz olmayan bir çeşit kanser hastası,  lise öğretmeni, ergen bir erkek çocuk annesi, gönüllü evsiz+çevreci bir erkek kardeş ablası, sorunlu evliliği olan bir eş, vb. Tüm bu şartlarda bile kalan süresini en iyi şekilde değerlendirme çabasını inanılmaz şekilde işliyor. Dizi, çok güzel olması yetmezmiş gibi bir de yarım saatlik olanlardan, yani tadı damakta kalan cinsten.

İlk sezonu yeni bitti. 2011’de ikincisi gelecek. İkinci sezonu görmemek çoğu dizi için kötü olma göstergedir. Bazen ilk sezondan biten, çok sevdiğim diziler olmuştur. Bu durumda ikinci sezonu görmek iyi dizi olma göstergesidir, demek daha doğru olur. Bitirmeden hafiften konuya da değinmiş oldum. Bahsetmemek olmazdı. Ayıp.  Zaten dil, anlatım ve üslup vasat. Bari içerik birşeye benzesin. Bir yerde çok sevgili arkadaşım, nam-ı diğer Palmoth’un ve değerli bacısının misafiriyim. Böyle bir şans ve şeref herkeslere de nasip olmaz. Teşekkürler,  G.ğerim;).

K.