Etiket arşivi: komedi

50/50

Bu yazıyı tüm genç yaşta boğuşmamaları gereken hastalıklarla boğuşan arkadaşlarıma ithaf ediyorum.

50/50, Joseph Gordon-Lewitt’in 27 yaşında omurilik kanserine yakalanan birini canlandırdığı 2011 yapımı film. Gelecek hafta Türkiye’de vizyona giriyor.

Seth Rogen'ın bu surat ifadesini filmde görüyoruz.

Adam, hem hastalığını kabullenmeye çalışıyor, hem abuk kız arkadaşının aldatmasını kaldırmaya çalışıyor, hem acemi terapistine karşı medeni olmaya çalışıyor, hem de Alzheimer olan babasına bakan annesinin endişelerinden sıyrılmaya çalışıyor. Bu arada liseden arkadaşı Kyle en büyük destekçisi durumunda, ama o da arada rotasından sapar gibi görünüyor, ki öyle olmadığını da filmin sonunda anlıyoruz.

Kesinlikle acıklı bir film değil, baştan belirteyim. Zor bir sürecin sadece hastayı değil, yanındakileri de nasıl etkilediğini gösteriyor, ama dediğim gibi, acıklı bir şekilde değil. Bazı yerleri özellikle komik, ki burada Seth Rogen’ın hakkını vermek lazım, herkese böyle bir dost gerek, Adam’ın kız arkadaşının aldatmasını görüp de “ay kalbi kırılmasın çocuğun, ben söylemeyeyim boynuzlandığını, kötü olur” demeyip, belgeleyip de çocuğu kızdan kurtarmasını ayrı takdir ettim. Terapistin acemiliği, kendisini oynayan Anna Kendrick’in acemiliğiyle paralel değil. Artık  “olmuş” diyebileceğimiz kıvama geliyor kendisi. Twilight zaten oynadığı en kötü film, onun haricinde yükselişte olan, takip edilesi bir oyuncu. İzleyin derim, ben özellikle puan vermiyorum, ama IMDB 7.9 vermiş.

Buradan sonrası tamamen kişisel, çünkü bu bir blog, benim açtığım bir blog, ve biraz konuşmaya ve yazmaya ihtiyacım var. Bu filmi özellikle izledim, çünkü en başta dediğim gibi, bazı arkadaşlarım da genç yaşta olmasına rağmen ciddi hastalıklarla uğraşıyorlar. Hepsi de üstüste geldi biraz. Geçen ağustostan beri kendi ailemde de ciddi sağlık sorunları yaşıyoruz, çok sevdiğim eniştemi de kaybettik, en yakın arkadaşımın ailesinde  devamlı birileri hastalanıyor, sonra en eski arkadaşımın kanser olduğunu öğrendim, sonra da hasta bir adamla arkadaşlık kurdum. Tam 20 gün önce de ilk erkek arkadaşımdan ayrıldım. Canım sıkkın dostlar. Hepimizin umuda ihtiyacı var, gencinden yaşlısına. Her şeyin daha iyi olacağına dair, elle tutulabilir, somut umutlara ihtiyacımız var. Neden hastalandık da ölümle yüzyüze geldik, ne yersek iyileşiriz, daha ne kadar yaşayacağız, hayatta kalmaya değer mi sorularına yer bırakmamak için ne yapmalı? Aklıma gelen tek şey umut etmek. Hasta yakını, hasta dostu olarak başka ne yapabilirim, ne söyleyebilirim bilmiyorum. Söyleyecek çok şey var, ama sanırım burası yeri değil.

Olmak istediğim kadar kötü, acımasız ve duyarsız biri olamadığımı da öğrendim sayenizde, ne kadar teşekkür etsem azdır (sarkastik oluyorum burda).

Decoy Bride’ın olayım David!

David Tennant’ın bu aralar gösterimde olan filmi Decoy Bride’ı yeni izlemiş bulunuyorum, sıcağı sıcağına yazayım dedim.

Filmde 2 tane tanınmış oyuncu var, baştan belirteyim, biri adı üstünde, David’ciğimiz, diğeri de Kelly Macdonald (Trainspotting’den hatırlayın). Konusuna gelelim; bir Hollywood yıldızı olan Lara Tyler, Google’dan araştırarak Hegg adası hakkında kıytırık ve oldukça uzun bir kitap yazan James’le evlenmek üzeredir, ancak paparazziler peşlerini bırakmadıkları için bir türlü evlenemezler. Bunun üzerine Lara’nın kelimesi kelimesine ezberlediği, ancak James’in ne yazdığını bile hatırlamadığı Hegg adasının kalesinde evlenmek isterler. Hegg adası da yaş ortalaması 75+ olan ve son genç bekar erkeği, ana karakterimiz Katie’nin şansına, evine döndüğü gün evlenen bir elemandır (burada Katie’nin şanssızlığına değinmek istedim, elemana değil). Bir tarafta paparazzilerin peşinden koştuğu düğün, bir tarafta gerçek ve istekli gelin, bir tarafta da yanlışlıkla evlenen iki huysuzun komik ve yer yer romantik hikayesini anlatıyor Decoy Bride.

Aslında çok da parlak bir film değil. İzlerseniz anlarsınız, derinlik denen bir şey yok filmde. Ancak bir sahne vardı ki, oturdum ağladım. Hani acıklı filan da değildi, iki yaşlı sağır çiftin Dave’in eline bagpipe tutuşturup dans ettikleri sahne bayağı dokundu. Eğer İngiliz aksanına karşı bir meyliniz varsa, bir de İskoç aksanına bakın. Hani ben Dave’den ötürü çok severim, ama İrlanda aksanından da farklıdır, ve Kelly Macdonald’ın aksanı daha bile ağır. İlginç oluyor işte. Mekanlar da hoştu, ama bu da normal bir hoşluk değil, sıkıcı bir hoşluk. Hani hep yemyeşil çayırlar, otlayan kuzular, taş yollar ve duvarlar görürüz bu tip lokal Britanya filmlerinde, ancak Kelly the Katie’nin de daha filmin başında belirttiği gibi, Vikingler bile bu adanın yüzüne bakmamış. O yüzden “ay gideyim de göreyim şuraları” gibi bir heves uyandırmama ihtimali çok yüksek.

Yine de ben 7 verdim filme, beni baymadı, filmin uzunluğu yeterliydi, güldüm, ağladım, demek ki yeterince duyguluydu, David Teninch dört dörtlük bir insan olduğu için 4 puan ordan geliyor, gerisi de 3 puan olsa, alın size 7 puan! Burdan çıkartmamız gereken şey: IMDB’ye güvenmeyin, 5.5 verenler David’i kıskanıyorlar!

Bu arada “I’m like kryptonite to men. Kryptonite dipped in cellulite.” repliğini yazan kişiye tebriklerimi sunarım. Dylan Moran’ın güzelliğine de atıf yapmazsam arkamdan ağlar.

image

Konuk Yazardan: İki Süper Tavsiye Birden Kuşağı

Bu yazıyla birlikte konuk yazar uygulamasını hayata geçirdiğimizi duyuruyorum.

Sevgili K., bu blogu da okuyan, ayrıca okumasa bile önemli değil, dizi konusunda tanıdığım herkesten daha donanımlı, araştırmacı ve başarılı değerlendirmeleri olan, konusuna hakim bir dostum. Yazıyı yazalı bir süre oluyor, bu arada ben de onun önerisini dinleyerek Big C’yi de izledim ve gerçekten zaman harcamaya değer olduğunu düşünüyorum. Zaten geçen zaman içerisinde Golden Globe açıklanarak ödül de aldı. Bu sebeple kendisine blogumuzda değerli fikirlerini paylaştığı için teşekkürü bir borç biliyor ve sizi önerileriyle başbaşa bırakıyorum.

En çok ağladığım film mi? 2 ay kadar önce sorulsa cevabım netti – “Babam ve Oğlum’da bile güldüm” .  Belki aşırı üzüntü anlarımdaki tepkimin gülmek olması, belki birlikte filmi izlemeye gittiğim arkadaşlarımın ağlamaktan şişip, tıkanmış görüntülerinin acayip komik olması , belki de her ikisiydi sebep. Sonuç olarak ağlamadım. Ağlamayı sevmediğimden değil, inanılmaz rahatlatıcı buluyorum aksine. Ağlak bir insan değilim sadece. Aman neyse ne!

Ağlamıyorsam hiç etkilenmiyor değilim. Tabiki çoğu film içime işlemiştir. Bu ağla(ya)mama huyum, bir arkadaş ortamlarında birçok kere film tavsiyesi almama sebep oldu. Ve bu da beni, İDO feribotundaki ağlayarak rezil olmama ramak kalışımın trajik ve bir o kadar komik hikayesine  adeta sürükledi.

İlk önerim, zaten yeterince açık  bu anımın tek bilinmeyeni, yani filmin adı ; Kız Kardeşimin Hikayesi (My Sister’s Keeper). Filmi tabiki tavsiye ediyorum. Tabiki ağlamadım yine. Ama bu sefer içimden gelmediğinden değil. Ortamın müsait olmayışından.

Bunca şey yazdım ama esas konu olan ikinci tavsiyeye gelemedim.  Zaten tavsiye edeceğim diziyi daha çekici kılmak için fazla laf dökmeyeceğim.  Her ne kadar daha çok drama kategorisine girdiğini düşünsem de, Golden Globe en iyi komedi dizisi ve en iyi komedi dizi- bayan oyuncu ödüllerine aday oluşu bile bir şansı hakketmesi için yeterli bence. Fazla bilgi de vermeyeceğim. Açın bakın IMDB’ye. Ancak şunu söyleyebilirim ki başrol bayanı inanılmaz bir oyuncu.  Laura Linney. Yan karakterler ve sözüm ona konuk oyuncular- yerleşik düzene bir an önce geçseler hiç fena olmaz- ayrı bir başarılılar. Bu arada ufak bir ayrıntıyı atlamışım sanırım, belki farkedenler olmuştur. Dizinin adı : The Big C.

Kısaca konusundan da bahsedeyim. 40’lı yaşlarda bir bayanın hayatı. Bayana ait birkaç özelik ise şöyle ; kesin tedavisi henüz olmayan bir çeşit kanser hastası,  lise öğretmeni, ergen bir erkek çocuk annesi, gönüllü evsiz+çevreci bir erkek kardeş ablası, sorunlu evliliği olan bir eş, vb. Tüm bu şartlarda bile kalan süresini en iyi şekilde değerlendirme çabasını inanılmaz şekilde işliyor. Dizi, çok güzel olması yetmezmiş gibi bir de yarım saatlik olanlardan, yani tadı damakta kalan cinsten.

İlk sezonu yeni bitti. 2011’de ikincisi gelecek. İkinci sezonu görmemek çoğu dizi için kötü olma göstergedir. Bazen ilk sezondan biten, çok sevdiğim diziler olmuştur. Bu durumda ikinci sezonu görmek iyi dizi olma göstergesidir, demek daha doğru olur. Bitirmeden hafiften konuya da değinmiş oldum. Bahsetmemek olmazdı. Ayıp.  Zaten dil, anlatım ve üslup vasat. Bari içerik birşeye benzesin. Bir yerde çok sevgili arkadaşım, nam-ı diğer Palmoth’un ve değerli bacısının misafiriyim. Böyle bir şans ve şeref herkeslere de nasip olmaz. Teşekkürler,  G.ğerim;).

K.

Yılın Hedehödösü #1:Kitaplar

Şimdi sağda solda bu yılın en iyi grubu, filmi, zımbırtısı, oyuncağı, kıyafeti, zamazingosu gibi zilyon tane liste yayınlanmaya başladı. Zilyonbir adet olmasının insanlık üstüne büyük yük olmayacağını düşünerek bir liste yapmaya karar verdiysem de sene benim için uzun, düşünsem de en iyi filmi son 1 ayda izlediklerim arasından seçerim garanti, en iyi anahtarlığı daha yeni değiştirdiğim londra+budapeşte ikilisi olarak seçerim, en güzel müziği de son zamanlarda dinlediğim Archive-Fuck You olarak bildirebilirim.

Fakat bu listeler için önceden hazırlık yaptım, bir kenara yazdım ve/veya hazır internet siteleri kullandım ve kısa yoldan size sunuyorum. Ama hepsini bir arada değil, hafta boyunca yayınlanacak şekilde. En başta kitaplardan başlıyorum.

Yılın Kitapları

Zaten aylık 1 kitap ortalamasıyla okuma eylemini gerçekleştirdiğim için seçim alanım dar. Her ne kadar bu yıl 15 kitap okusam da en sevdiğimden itibaren 5 tanesini ayrıntılı olarak sizinle paylaşıyorum:

1.Hece Cümbüşü/Ölümüne Sadakat-Nick Hornby: Nick Baba büyük insan. Futbol+müzik+kitap konularını harmanlayıp önümüze en sevdiğimiz haliyle atmayı bilen bir yazar. İlk kitap Believer’da yayınlanan kitap eleştirilerinden oluşuyor. Her ne kadar kendisi kadar okuma hızım olmasa da kitap severlere güzel iltifatları ve önerileri var. Ölümüne Sadakat ise filme de çekilen High Fidelity romanı. Süper ötesi karizmatik (bana göre tabii) bir müzik dükkanı olan Rob’un kız arkadaşının kendisini çocuk gibi davranmakla suçlayarak terk etmesinin ardından bir silkinmesini ve geçmişiyle (eski kız arkadaşları tabii ki) barışmasını oldukça dürüst bir erkeğin gözünden anlatıyor. Filmi muhteşemdi, kitap da aynı seviyede. Yani şuraya yazdığım hiçbirşeyi umursamasanız, bunu umursayın ve okuyun/izleyin.

2.Brooklyn Çılgınlıkları-Paul Auster: uzun zamandır adam gibi fantastik-romantik dram dışında karakter üstüne yoğunlaşan bir orman okumamıştım, Paul Auster bu konuda eksişimi ve özlemimi giderdi. Kendisinin de oldukça iyi bir romancı olduğunu düşündüğümü belirterek devam ediyorum.

3. Mezarlık Kitabı-Neil  Gaiman: Kapağa ve adına aldanmamak gerek, dozunda bir gerilim-fantastik-çocuk kitabı tanımıyla anlatabileceğim bir kitap. Açıkçası benim için zor bir günde karanlık havasıyla destek olduğu için sayıyorum, bir de Neil Gaiman’ın da iyi bir yazar olduğunu farkettim için sizinle paylaşıyorum.

4. Gurur ve Önyargı-Jane Austen: Klasiğin de klasiği, romantiğin de romantiği, Darcy’nin kibri, Elizabeth’in feminist önyargıları, vazgeçilmez bir roman. Filminin neredeyse bütün repliklerini ezbere bilen biri olarak kitabını da okudum. Fakat İş Bankası Yayınları’ndan çıkan kitabın çevirisi tatmin edici değil, diğer versiyonlar hakkında da bilgim yok.

5. Türkan-Ayşe Kulin: Ayşe Kulin’in de okuduğum ilk kitabı, Türkan Saylan’ın hayatını idolleştirmeden, insancıl bir biçimde özet geçmiş, beğendim. Bu arada merak edene de söyleyeyim, dizi pek uçuyor, olaylar kitabın akışında ilerlemiyor. Hani “nasıl olsa diziyi izliyorum” diyorsanız, yemezler canım, açın okuyun.

Diğerleri ise şöyle:

Nilde Ölüm-Agatha Christie

Teknede Üç AdamJerome K. Jerome

Çok bir Çocuk-Can Yücel

Ve İşimiz Bitti-Joshua Ferris

Minyatürcü-Kunal Basu

Haç ve Hilal 1&2 –David Ball

Mesneviden Seçmeler

Kuzgun Geçidi-Anthony Horowitz

Bu yılı muhtemelen Böyle Buyurdu Zerdüşt’le kapatacağım, bu da ek bilgi.

Şahsen yeni çıkan kitap diye bir kavramım olmadığı için önceden belirlediğim klasikler ve Tuğçe’nin seçip aldıkları dışında da kitap takip etmem. Hani yılın kitap listesi diye yeni kitapları okumayı beklediyseniz benim için “yılın hedehödösü” farklı anlam taşıyor, sadece “benim yılım”dan bahsediyorum. Sonraki listeler de bu ayarda gelecek, beğenmediyseniz beklemeyin.

Iyyyk! Vampirler!

Bu sayfalarda bazı vampirlere karşı ilgili bir tavır sergilemiş olmamız, bütün bu vampirmania tuzağına düşmüş bir çift civciv olduğumuz kanısını uyandırdıysa sizde, kusura bakmayın, çok yanıldınız! Twilight 10-17 yaş arası bayanları etkisi altına almış olabilir. Ama kendi açımdan söyleyeyim, çok sağlam bir direniş gösterdim (çok çaba gerekmedi de!). İşin en zevkli kısmıysa internetlerde dolaşan acımasız eleştirileri okumak/izlemekti.  Youtube vs.de filmlerin parodilerini izlemekse ayrı bir hobi oldu. Vampires Suck, uzun metraj bir Twilight parodisi. Tam da Twilight-3: Eclipse’in beyazperdede görünmesinden hemen önce internete düştü, hem de resmi olarak gösterime de girmemişti. Yine de piyasada bu konuda bir arz varmış belli ki, izleyicisinin hoşuna gitmiş.

Vampires Suck, ilk 2 filmi özetliyor. Açıkçası Twilight’ı yerden yere vuran “ürün”ler gördükten sonra çok da orijinal bir şey bulmak neredeyse imkansız. Bu açıdan bakıldığında çok da başarılı değil. Bazı yerler zaten orijinalde de fazlasıyla absürd olduğu için bu tip bir filme katılabilecek espriler kısıtlı, ki dediğim gibi, çoğu espri de zaten yapıldı. Burada Bella/Becca’yı canlandıran Jenn Proske’a dikkat çekmek istiyorum. Açıkçası Kirsten Stewart’ın yaptığı tüm oyunculuk safsatasını olduğu gibi aktarmış. Saçma sapan ağız hareketlerini, azgın gençlik sendromlarını, Jacob’a olan duyarsızlığını suratımıza çarptı. Sırf onun için bile izlenir. Edward’ı oynayan Matt Lanter da oldukça iyi bir iş çıkarmış. Filmde Cullen/Sullen’ların giriş sahnesine özellikle dikkat!

Hala izlemediyseniz biraz gülmek için abuk Edward-Bella aşkını Vampires Suck’ta izleyin, ama çok büyük beklentilerle değil. (Şahsi notum 6.5/10)