Etiket arşivi: İskoçya

Diziyi İzleyinceye Kadar Kitabını Okurum Vol.2: Outlander

Bunun ilk örneğini Game of Thrones’ta görmüştünüz zaten. Ne yapayım, totalde dizi için harcamam gerekenden daha az zamanda kitap bitiyor. Ayrıca içimden bir his, bunun GoT’tan daha zevkli olacağını söylüyordu ve yanılmadım. Bu konuda pek de kitap zevklerimizin uyuşmadığını fark ettiğim halde yine de akıl almadan duramadığım Felicia Day’in Goodreads’te verdiği gazın da etkili olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.

Diziyi İzleyinceye Kadar Kitabını Okurum Vol.2: Outlander yazısının devamı

You Instead

İşe başlamanın hemen öncesinde beni her türlü mühendislik, düzenli iş ve kişisel temizlik fikrinden soğumama neden olan filmden bahsetmek istiyorum size sevgili okuyucular: You Instead. Konusu müzik olan filmleri pek severiz bildiğiniz gibi, bunu da aşırı beğendim ve Tuğçe izlediğinde o da beğenecek eminim.

T in the Park diye bir festival var İskoçya sınırlarında, Birleşik Krallık’ın en büyük festivallerinden biri. Festivale yeni davet edilmiş bir punk kız grubu Dirty Pinks ve ana sahnenin ağır topu synth pop ikilisi The Make festivalin ilk günü kapışıyorlar ve ikisinin solistleri acayip bir amca tarafından bileklerinden kelepçeleniyorlar. İkisinin de manitaları, grup elemanları ve festivalin kendi havası birleşince ortaya pek neşeli bir romantik festival filmi çıkıyor. Bundan iyisi 70’lerde Glastonbury, o kadar.

Oyuncuların büyüüük kısmı festival katılımcıları bana kalırsa. Festival sırasında çekilen bir filmden daha başka ne beklenebilir ki zaten? Punkçı ablam pek sevdiğimiz Natalia Tena, yakışıklı solistimiz ise daha önce gördüm ama nerde bilemediğim dediğim Luke Treadaway. İkisinin kimyası bayağı iyi tutmuş, üstüne ikisinin de müzikle içli dışlı olmaları karakterlerin içinde sırıtmamalarını sağlamış. Yönetmen Perfect Sense’ten bildiğimiz David Mackenzie. Bu kadar kalabalığın içinde film çekmek gibi zor bir işin altından başarıyla kalktığını düşünüyorum kendisinin. Bütün o çamur deryası, tepinme, yorgunluk, hareket, hepsi yerli yerinde. Bütün bunların arasında da burunlarından kıl aldırmayan, manitaları yanında 4’lü zıpzıp takılıp bir yandan da düet yaparken birbirlerine göz kırpmaktan kendilerini alamayan ve ayrılamayan iki şarkıcı işte.

Peki, böyle bir filmde ne dinliyoruz? Efendim Paolo Nutini’den Modest Mouse’a, Calvin Harris’ten Editors’a sürüyle indie insan ve grup. Üstüne Dirty Pinks’le The Make’ten dinlediğimiz birkaç şarkının çok giderinin olduğunu söylemeliyim.

Lütfen gençler, genç kalanlar, izleyin. Çok hafif, zevkli ve kesinlikle zamanı boşa harcatmayan bir film. Zaten 1 saatin biraz üstünde. Ne yapıyorsunuz günde 1 saatte yani, ansiklopedi mi okuyorsunuz? Onu da okuyun, bunu da izleyin.

 

Decoy Bride’ın olayım David!

David Tennant’ın bu aralar gösterimde olan filmi Decoy Bride’ı yeni izlemiş bulunuyorum, sıcağı sıcağına yazayım dedim.

Filmde 2 tane tanınmış oyuncu var, baştan belirteyim, biri adı üstünde, David’ciğimiz, diğeri de Kelly Macdonald (Trainspotting’den hatırlayın). Konusuna gelelim; bir Hollywood yıldızı olan Lara Tyler, Google’dan araştırarak Hegg adası hakkında kıytırık ve oldukça uzun bir kitap yazan James’le evlenmek üzeredir, ancak paparazziler peşlerini bırakmadıkları için bir türlü evlenemezler. Bunun üzerine Lara’nın kelimesi kelimesine ezberlediği, ancak James’in ne yazdığını bile hatırlamadığı Hegg adasının kalesinde evlenmek isterler. Hegg adası da yaş ortalaması 75+ olan ve son genç bekar erkeği, ana karakterimiz Katie’nin şansına, evine döndüğü gün evlenen bir elemandır (burada Katie’nin şanssızlığına değinmek istedim, elemana değil). Bir tarafta paparazzilerin peşinden koştuğu düğün, bir tarafta gerçek ve istekli gelin, bir tarafta da yanlışlıkla evlenen iki huysuzun komik ve yer yer romantik hikayesini anlatıyor Decoy Bride.

Aslında çok da parlak bir film değil. İzlerseniz anlarsınız, derinlik denen bir şey yok filmde. Ancak bir sahne vardı ki, oturdum ağladım. Hani acıklı filan da değildi, iki yaşlı sağır çiftin Dave’in eline bagpipe tutuşturup dans ettikleri sahne bayağı dokundu. Eğer İngiliz aksanına karşı bir meyliniz varsa, bir de İskoç aksanına bakın. Hani ben Dave’den ötürü çok severim, ama İrlanda aksanından da farklıdır, ve Kelly Macdonald’ın aksanı daha bile ağır. İlginç oluyor işte. Mekanlar da hoştu, ama bu da normal bir hoşluk değil, sıkıcı bir hoşluk. Hani hep yemyeşil çayırlar, otlayan kuzular, taş yollar ve duvarlar görürüz bu tip lokal Britanya filmlerinde, ancak Kelly the Katie’nin de daha filmin başında belirttiği gibi, Vikingler bile bu adanın yüzüne bakmamış. O yüzden “ay gideyim de göreyim şuraları” gibi bir heves uyandırmama ihtimali çok yüksek.

Yine de ben 7 verdim filme, beni baymadı, filmin uzunluğu yeterliydi, güldüm, ağladım, demek ki yeterince duyguluydu, David Teninch dört dörtlük bir insan olduğu için 4 puan ordan geliyor, gerisi de 3 puan olsa, alın size 7 puan! Burdan çıkartmamız gereken şey: IMDB’ye güvenmeyin, 5.5 verenler David’i kıskanıyorlar!

Bu arada “I’m like kryptonite to men. Kryptonite dipped in cellulite.” repliğini yazan kişiye tebriklerimi sunarım. Dylan Moran’ın güzelliğine de atıf yapmazsam arkamdan ağlar.

image