Etiket arşivi: indie

Frank: Yaratıcılığın Sınırları Popülerlik Mi?

Bugün Başka Sinema‘da Frank‘i izledik. Filmden bahsetmeden önce Başka Sinema’yı tanıyalım. İstanbul’da 9, Ankara’da 2, Eskişehir ve Bursa’da birer sinemada her gün bağımsız filmler yayınlıyorlar. Kafanızı Hollywood’dan kaldırmak istediğinizde mükemmel bir alternatif. Bir de Sundance ve Toronto açılış filmleri dışında film izlemeyen ben (çok sofistikeyim azizim) pek sevdim. İnceleyin, denk getirin ve siz de izleyin. Okumaya devam et Frank: Yaratıcılığın Sınırları Popülerlik Mi?

You Instead

İşe başlamanın hemen öncesinde beni her türlü mühendislik, düzenli iş ve kişisel temizlik fikrinden soğumama neden olan filmden bahsetmek istiyorum size sevgili okuyucular: You Instead. Konusu müzik olan filmleri pek severiz bildiğiniz gibi, bunu da aşırı beğendim ve Tuğçe izlediğinde o da beğenecek eminim.

T in the Park diye bir festival var İskoçya sınırlarında, Birleşik Krallık’ın en büyük festivallerinden biri. Festivale yeni davet edilmiş bir punk kız grubu Dirty Pinks ve ana sahnenin ağır topu synth pop ikilisi The Make festivalin ilk günü kapışıyorlar ve ikisinin solistleri acayip bir amca tarafından bileklerinden kelepçeleniyorlar. İkisinin de manitaları, grup elemanları ve festivalin kendi havası birleşince ortaya pek neşeli bir romantik festival filmi çıkıyor. Bundan iyisi 70’lerde Glastonbury, o kadar.

Oyuncuların büyüüük kısmı festival katılımcıları bana kalırsa. Festival sırasında çekilen bir filmden daha başka ne beklenebilir ki zaten? Punkçı ablam pek sevdiğimiz Natalia Tena, yakışıklı solistimiz ise daha önce gördüm ama nerde bilemediğim dediğim Luke Treadaway. İkisinin kimyası bayağı iyi tutmuş, üstüne ikisinin de müzikle içli dışlı olmaları karakterlerin içinde sırıtmamalarını sağlamış. Yönetmen Perfect Sense’ten bildiğimiz David Mackenzie. Bu kadar kalabalığın içinde film çekmek gibi zor bir işin altından başarıyla kalktığını düşünüyorum kendisinin. Bütün o çamur deryası, tepinme, yorgunluk, hareket, hepsi yerli yerinde. Bütün bunların arasında da burunlarından kıl aldırmayan, manitaları yanında 4’lü zıpzıp takılıp bir yandan da düet yaparken birbirlerine göz kırpmaktan kendilerini alamayan ve ayrılamayan iki şarkıcı işte.

Peki, böyle bir filmde ne dinliyoruz? Efendim Paolo Nutini’den Modest Mouse’a, Calvin Harris’ten Editors’a sürüyle indie insan ve grup. Üstüne Dirty Pinks’le The Make’ten dinlediğimiz birkaç şarkının çok giderinin olduğunu söylemeliyim.

Lütfen gençler, genç kalanlar, izleyin. Çok hafif, zevkli ve kesinlikle zamanı boşa harcatmayan bir film. Zaten 1 saatin biraz üstünde. Ne yapıyorsunuz günde 1 saatte yani, ansiklopedi mi okuyorsunuz? Onu da okuyun, bunu da izleyin.

 

Samimiyet ve Müzik Üzerine Bir Tartışma

Çok sevgili okuyucularımız, burada tek amacımız şunu okuyun, dinleyin, izleyin demek değil. Biraz da düşünmeye sevk edelim sizi. Dünya meseleleri hakkında da über tartışmalar çevirebiliriz burda tabii, Beşar Esad’la aramız neden bozuldu, vicdani reddi neden destekliyoruz/desteklemiyoruz, ekonominin durumu ne olacak, Van depremi için gönderilen paralar ne olacak, Yunanistan’a ayar üstüne ayar kayan Merkel’e vereceğimiz plaketin üstüne Almanca mı “Aslansın hatun!” yazalım, İngilizce mi, 9gag cidden gençlerimizi ve orta yaşlılarımızı zehirliyor mu, yoksa asıl korkmamız gereken şey çizgi filmler mi gibi konu başlıklarımız cebimizde duruyor. Bunları baştan söylüyorum ki, az sonra yazacaklarımı değerlendirirken biraz daha insaflı davranın, sadece entel dantel konularda fikir yürütmüyoruz (sadece daha entel dantel konulardaki fikirlerimizin büyük bir kısmını sizinle paylaşmıyoruz;))

Neyse. Özet geçiyorum: Lana Del Rey adını kullanan bir genç kızımız var. 1986’lı, gerçek adı Elizabeth Grant, Amerikalı. Ben bu kızımızı Radyo Atmosfer‘de dinledim Blue Jeans parçasıyla. Valla güzeldi şarkı, dikkatimi çekti, indirdim vs. Az sonra linkini de vereceğim, heyecanlanmayın. Bu kızımız önce bir albüm çıkarmış, tutmamış. Sonra başka bir albüm çıkarmış, tutmuş. Buraya kadar çok normal. Bundan sonrası karışık, nasıl anlatacağımı bilemiyorum. İlk albümü çıkarırken normal, sıradan bir kızken, bu ikinci albümde farklı bir yaratığa dönmüş. Sadece dudaklara silikon diyorlar ama ben burundan da emin olamadım açıkçası. Normal indie-popçu kız gitmiş, ’50-60’lardan fırlamış, vintage bir kadın gelmiş. Video Games diye bir klibi de var, mavi ve kahverengi filtreyle çekilmiş gibi duran kareler (fotoşopta öyle oluyor, yoksa çok bildiğimden değil), bazı siyah beyaz görüntüler vs var. Arada kızımızı da görüyoruz, doğal olmayan bir görüntüyle uykulu ve içli bir şekilde şarkısını söylüyor. Burda altını çizmek istediğim konu şu: Doğal olmayan görüntü.

Bazı çevrelerde bu görüntü müziğin önüne geçmiş durumda. Sadece görüntü bile değil. Kız varlıklı bir ailenin kızı gibi görünüyor Wikipedia’ya göre, ama çıkıp “ay ben 2 yıl önce karavanda yaşıyordum, serseri takılıyordum yane” gibi demeçler vermesi, 2011 yılında Nancy Sinatra’lık taslaması biraz sinirleri bozmuş. Dudaklarının da doğal olduğunu iddia etmiş ki, bsg diyen çevrelere katılmadan edemedik. Biraz internetleri karıştırırsanız ciddi tartışmaları okuyabilirsiniz, Youtube yorumlarından bahsetmiyorum bu arada. Kızın samimiyetsiz olmasına takılmış durumda. Herkes şarkıların hakkını veriyor, kimsenin şarkılara sesinin çıktığı yok, ama kızın “albümüm tutmadı, dur ben bi kendimi baştan yaratayım, bir de masal uydurayım, çünkü bunu yapabilecek param var, her yola da gelirim ünlü olmak için” demesine takılmış insanlar. Bir de indie deyince farklı bir hava yakalıyoruz, indie demek bağımsız, küçük şirketlerden albüm çıkarmak demek, kızımız başta indie olmayı denemiş, olmamış, sonra büyük bir firmayla anlaşmış, olmuş. Ama artık bu bir türü de ifade ediyor, o yüzden bunun bir adabı da var sanki. Ve bu şekilden de öte, bir samimiyet gerektiriyor.

Ben şahsen Blue Jeans’i çok beğendim, ama bilemiyorum, bu kadar beğendiğim bir şarkının yazarıyla/şarkıcısıyla aramda bir şekilde bir bağ kurulduğunu hissetmeden edemiyorum ve LDR’in böyle saçma bir maskeyle karşıma çıktığını bildikten sonra kimle bağ kurduğumu anlayamıyorum. Bu şarkıdan aldığım zevki değiştirmez tabii, ama bir yerlerde kendimi kaptırmamı da engelliyor. Hani insan bazı gruplarla, şarkıcılarla kendi kafasında kanka olur, gider onlarla bir bira içer, dertleşir, dedikodu yapar, çünkü onlar size kalplerini açarlar müzikleriyle, kendi hayat hikayelerini, hayat görüşlerini sunarlar (ben hep böyle düşünmüşümdür), siz de onlara kayıtsız şartsız güvenirsiniz. Bu sizin o şarkıları benimsemenizi sağlar, o şarkıda kendi hikayenizde parçalar bulmanızı sağlar. İşte burda LDR feci kaybediyor dinleyiciyi. Dün Gökçe’yle de konuştuk bunu, şu tanımlamayı yaptım: LDR biraz gay olduğu halde kadın hayranları tavlamaya çalışan zavallı boyband elemanları gibi, para kazanmak için kim olduklarını unutmak zorundalar ve endüstri onlara ne sunmalarını söylüyorsa onu sunuyorlar. Özgürlüklerini kazanmaları için boyband devrinin kapanmasını beklediler.. LDR de hedef kitlesi indie pop dinleyen ve şarkıcıdan ziyade şarkıya odaklanan insanlar olan bir şarkıcı için garip bir şekilde normal olmayan bir dönüşüm geçirmiş. Saçma olmuş işte.

İşte tartışma ve düşünme konusu: Bir eseri (müzik, film, kitap vs her şey olabilir) benimseyebilmek için eser sahibinin samimiyeti elzem midir?

Konu hakkındaki faydalı linkler:

http://amyrebeccaklein.tumblr.com/post/10289462572/the-problem-with-lana-del-ray

http://www.good.is/post/why-does-indie-music-hate-lana-del-ray/

http://www.hipsterrunoff.com/altreport/2011/09/lana-del-rey-exposed-b4-she-was-alt-she-was-failed-mnstrm-artist-without-fake-lips.html

Radyo Atmosfer-Bugünün ve Geleceğin Müzikleri!

Ankara’nın ışıkları söndü. Yılın ilk kar yağışı da durdu. Bu gece iyi müzik havası var. O yüzden, dinleyin:

http://www.radyoatmosfer.com/

Lastfm hesabı olanlar için skroplama özelliği de var. Yeni nesil anlamaz radyonun olayını, ben bile ilk 1 saat uyum süreci geçirdim, zira beğendiğim şarkıya geri dönemedim, beğenmediğimi geçemedim. Ama güzel çalıyor ya.