Etiket arşivi: hbo

True Blood: Soğuk İçiniz

Evet sayın seyirciler, bu yazlık sezonun da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Size yaz tatilimizi anlatacak değiliz fekat ilk yarısı eğlenceli ve verimli, son yarısı ise hoş olmayan problemlerle yüzyüze geçti diyebiliriz ama genel olarak iyiydi işte.

Ne yazık ki aynı şeyi yaz dönemimizin tek neşesi, sıcak gecelerimize vampir soğukluğu veren True Blood için söylemem mümkün değil. Şimdiye kadar yayınlanmış en sıkıcı sezon olduğunu belirtmemde fayda var. Derinlemesine inceleyelim:

Kitapları ne kadar okudunuz veya fikriniz var bilemiyorum tabii ama Eric&Sookie birlikteliği hiçbirimize sürpriz olmadı, öyle değil mi?Kaç zamandır ortada dolaşan rüyalar, efendim Eric’in “yapıma aykırı ama seviyorum ulen” tarzı komplikasyonları, Sookie’nin “istesem dağları dize getirirm, Eric’i köpeğim yapayım hele” gibi egosu bizi bugünlere getirdi. Önce hoş olacak diye düşündüm açıkçası çünkü kitaplarda ilişkileri pek tatlı, pek romantik, pek içtendi. Ama diziye döndüğümüzde meşhur “duş sahnesi”nden başlayarak herhangi bir ilişki derinliği olmadığı gibi Eric’in ilkokula yeni başlayan çocuk misali kaşlar hep havada Sookie annesine sorar gözlerle bakmasına kadar sıkıcı bir dönem oldu bizim için. Hele ki bi 3-4 bölüm sadece seviştiler. Ee yani? Burda bir dizi ilerliyor gençler, huu? Bu senaryo eksikliği kanımı dondurdu, bu kadar diyorum. Burayı daha sonra bağlamak üzere geri döneceğim.

Cadı meselesi aslında temelde güzel. Hatta Antonia da oldukça gerilim kattı ilk başlarda; geçmişi olsun, güneşe yürütmek olsun, hoştu. Ne zaman ki sona geldik, Antonia karakterinin de içi boşaldı ve hatta ve hatta son bölümde rezil bir imzayla aramızdan ayrıldı. Seni kınıyorum Antonia! Belki de tee o zamanlarda öldürülmen mantıklı olmuş.

Marnie’ye gelince… Petunia teyzem sonunda aradığı büyü gücüne kavuştu, keh keh keh (hep bu espriyi yazacağım günü bekledim). Muhtemelen bütün sezon boyunca sağlam bir oyunculukla karşımıza çıkan tek karakter Marnie’ydi. Korkak bezirgandan psikopat cadıya dönmesi belli adımlarla oldu ve bunu takdir ettik. Marnie, hep hatırlanacaksın.

Lafayette, aaah Lafayette. Senin çektiğin nedir dostum. Saçından başlamak istemiyorum ama beni öldürdü o saçlar. Seni de sırf bundan dolayı öldürseler yeri hatta. Sezon başından beri o büyücü işlerine katılmak istememen ne kadar doğru, ne kadar haklıymış. Medyum çıkmış olman da aslında son tahlilde iyi bile oldu, zira sizin grubun biraz ölü mantığına içeriden bakış atmaya çok ihtiyacı var (bkz. Sook). Jesus’u da en sevdiğim yan karakter olarak hatırlayacağım; ne diyeyim, hoş çocuktu.

Jessica is a bitch. Bu kadar.

Bill is the bitch’s father. Bu da bu kadar.

Sam, Arlene, Andy ve diğerleri benim için genelde bir anlam ifade etmese de bir Türk filmi edasıyla ilerleyip sezonu kapadılar. Sonuçta onlar da sıkıcıydı.

Bir dakika! Tara’dan bahsettim mi? İlk 3 bölüm adamımdı, sonra o da eski bayık haline döndü. Halbuki ondan çok şey bekledim. Yine de önümüzdeki sezona nasıl dönecek merak ettiğim tek soru.

Sezon sonuna gelirsek yavaştan; iki erkek arasında kalmak gibi bir mallığı kendi kendine yapan Sookie’ye Pam gıyabından en güzel hakaretleri döşedi:” I am so over Sookie and her precious fairy voo-hoo and her unbelievably stupid name. Fuck Sookie”. Canım Pam. O en üst vampir. Öylesi yok bu dizide. Nerdeyse Nan vardı ama o bile Pam’in yanında acemiydi. Neyse, döneceği çok önceden belli olan Russell Edgington herhangi bir sürpriz yaratmadı. Bunun yanında spastik Newlin biraz neşe katabilir 5. sezona.

Atladığım bir şey var mı? Varsa da geçti artık, yazıyı kapattım, önümüzdeki sezona kadar da True Blood’la muhatap olmayı düşünmüyorum. Zira bu tadda giderse bu dizi 6. sezon son olur benim için.

Şimdi kışlıklara dönmek zamanıdır.

Not: Sookie&Eric kitapçığı elimde bulunmaktadır, isteyene yollarım;)

Reklamlar

Benim Olmayan Tahtın Oyunları

Diziyi izlemedim. Kitabı bitirmeme az kaldı. İlk elime aldığımda oldukça hızlı ilerleyen, HBO’nun bu seneye damgasını vuran uyarlama dizisinin kitabı olan George R.R. Martin’in yazdığı A Song of Fire and Ice-Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı A Game of Thrones-Taht Oyunları, bence biraz abartılıyor.

Aslında farklı bir kurgusu var. Birkaç karakterin gözünden anlatılıyor hikaye:  Kışyarı-Winterfell Lordu Eddard Stark, hanımı Catelyn Stark, çocukları Bran, Arya, Sansa ve Lord Stark’ın piçi Jon Snow, Kraliçe Cercei’nin cüce kardeşi Tyrion Lannister ve düşmüş Targaryen hanedanının prensesi Daenerys Targanyen. Hikayeden haberi olmayanlar için özet geçelim: Lord Stark ve hanımı Kışyarında,dokuz sene süren yazdan sonra gelecek uzun kışı beklerken, Kral Robert aynı zamanda kankası olan Eddard’a kendisiyle beraber güneye gelip Kral Eli olmasını teklif ediyor. Starklar ve Lannisterlar arasında birbirinden hazzetmeme durumu olduğundan, Eddard, Lannister  Lordunun kızı, Kraliçe Cercei’nin dibinde, alıştığı soğuktan uzakta, sıcak Kral Toprakları’na gitmeye pek hevesli değil. Ancak oğlu Bran’in hayatına kastedilmesi ile kahrolan karısının bu işi çözmesini istemesi, kankasının ısrarı, baba gibi gördüğü Lord Arryn’in beklenmedik ölümünün arkasında yatan esrarın da biraraya gelmesiyle gözünü karartıp kızları leydi olma meraklısı Sansa ve onun tam zıttı, erkek fatma Arya ile güneye doğru yola koyulur. Bu arada Leydi Catelyn’in zerre sevgi beslemediği Jon Snow, Gece Nöbetçilerine katılmak için amcasıyla kuzeye, Sur’a gider, hayatını Nöbetçiler’e adayacak, evlenmeyecek, ailesini unutacak ve Sur’un geri kalanındaki dünyayla pek ilgilenmeyecektir. Tyrion ise hem ailesi, hem de çevresindekiler tarafından dış görünüşü nedeniyle  aşağılan, hor görülen biri olmasına karşın kendini kanıtlamak üzere hırslarını akıllıca yönlendirebilen bir adam. Daenerys’in durumu daha da acıklı; ufacıkken ailesi katledilmiş, kendi hayal alemine dalarak yardım istediği herkesin dalga geçtiğini göremeyecek kadar aptal, kendini beğenmiş ve acımasız ağabeyi Viserys tarafından vahşi Dothraklar’ın lideri Khal Drogo’ya bir avuç adam için satılmak üzeredir. Bütün Yedi Krallık ve ötesinde taht için entrikalar dönerken, Sur’un ötesinde tekinsiz güçler, Ötekiler, kışla birlikte ağır ağır varlıklarını hissettirmeye başlamıştır.

Eveet. Zilyonlarca isim arasından 2 kelimeye odaklansak yeter: taht ve entrika. Şimdi tam da burada bir konuda naçizane fikirlerimi sunmak isterim: arkadaş, taht dediğin entrikasız olur mu, kan dökmeden ele geçirilir mi allasen? Biraz durup düşünelim! Kitabı okurken öyle bir an geldi ki, ya taht benim tahtım mı, bana ne bunlardan deme noktasına geldim. En ilgi çekici kısım Ötekiler’in durumu, ama o da o kadar geri plandaki.. Arka planda ne bir felsefe var, ne de olayları sıradanlıktan kurtaracak bir motivasyon var. Açın Roma İmparatorluğunun deli imparatorlarını okuyun, yemin ediyorum tarih çok daha nefes kesici! Bu kısır ve sönük sayılabilecek temada 5 uzun kitap daha var. İşler ilginçleşiyor mu diye Wikipedia’ya bir göz attım da, sonu afedersiniz b.k çukurunda bitiyor (le classique). Karakterlerin hepsi bir ara yükseliyor, bir ara düşüyor. Bu kadar anladığım kadarıyla. Olay da kıytırık bir taht çevresinde dönüyor. Tamam, entrika hep ilgimizi çeker de, bunun bu kadar uzun sürmesi ne alaka? Bir de dediğim gibi, bir motivasyon gerek. Bence en büyük eksik bu, bir türlü olayın içine dalamıyorum. Ya yazım şeklinden kaynaklanıyor, ya da tüm hikaye göründüğü kadar sığ. Yüzüklerin Efendisiyle karşılaştıranlara buradan ufak bir ayrıntı: LotR,ne olursa olsun bir yol hikayesi. Bizler Yüzük Kardeşliğiyle beraber yol aldığımız, maceraları beraber yaşadığımız, seçimleri beraber yaptığımız, olayları beraber öğrendiğimiz, acıyı beraber çekip beraber eğlenip tütün sardığımız, ve eve tüm yaşadıklarımızı beraber götürebildiğimiz için bu seriyi göklere çıkarıyoruz. Buz ve Ateşin Şarkısı, bu konuda oldukça vasat bir iş çıkarıyor, hikayeye okuyucuyu dahil etmiyor, ve 10 sayfada bir başkasının gözünden olaylara baktığımız için baş döndürüyor, bir hatta kalınamamıyor.

Bir ihtimal olaylar Eddard Stark yerine Cercei’nin gözünden anlatılsa, belki kaybedenler kulübünden ziyade kazanan tarafı izlemek daha hoşuma gidebilirdi. Burada yazar bana kalırsa kolaycılığa kaçmış. Eddard, saftirikliğiyle kaybeden ve açıkçası doğal seçilimle elenmesi gereken bir karakter. Bu adama onurdan başka bir şey bahşetmemenin çok adil olduğunu söyleyemem. Catelyn’in karakterini kurtarmak için yapılan cesaret örneği dahi çok havada kalıyor. Zaten özellikle kadın karakterler özensiz, hepsi o kadar zıt ve tek boyutlu ki.. Sansa prensin aşkından başka bir şeye odaklanamıyor, Arya’nın yaramazlıkları da özellikle bir kanala aktarılıyor. Belki Daenerys biraz daha üstünde durulmuş, karakteri gelişen biri. Bran’i kitabın yarısına geldiğimizde unutuyoruz zaten. John Snow, erkek karakterler arasında umut vaadediyor, ama o kadar erken vaatler gerçekleşiyor ki, adamı merak etmemizin tek sebebi Sur’un ötesi oluyor.

Ha, tam dizilik bir hikaye, orası ayrı. Millet ayıla bayıla izler. Ben de izlemeyi düşünüyorum mesela. Ancak kitaba yatırım yapmanızı önermiyorum.