Etiket arşivi: Harry Potter

“The boy who lived came to die..”

4 gündür elimiz gitmiyor, ama birimiz bunu yapmalı.

Harry Potter serisi bitti. Orijinali 1997’de yazılan, 1999’da Türkiye’ye Dost Yayınevi’yle gelmiş (2001’de Yapı Kredi’ye geçmiş, bu da demektir ki, biz 2 sene boyunca elimizde inanılmaz bir potansiyel taşıdığını bildiğimiz bir hikayenin sadece başıyla dünyadan habersiz takılmışız), benim elime de o dönemde geçmiş, 2007’de Deathly Hallows-Ölüm Yadigarları’nın yayınlanmasıyla yazılı dönemi bitmiş 7 kitaplık bir seri. Bu kadarını kabaca biliyoruz.  Geçen hafta itibariyle son filmin vizyona girmesiyle hayatımızın yaklaşık 12 yıllık bir sürecine (hayatımın yarısı!!) damga vuran Harry Potter hakkında yazmakta zorlanmamız anlaşılabilir olmalı.

Harry Potter’a burun kıvıranların başına Twilight geldi, o yüzden HP’nin ne kadar süper bir seri olduğundan bahsetmeyeceğim. Ha bahsetmemi isteyen varsa Ankara’ya beklerim, 5 saat aralıksız temalardan, karakterlerden, iyi ve kötü taraflarından, filmlerin neresi eksik tıksık, hangi sahneler çok iyi, kitaplardaki bilimum gereksiz veya yetersiz noktaları tartışabilirim. Ama bugün, sadece Deathly Hallows-2 filmi hakkında konuşacağım.

Filmin ilk kısmı, Dobby’nin ölümüyle bitmişti. Kaldığımız yerden tam gaz devam ediyoruz ve Gringotts’a giriyoruz. 3D izlemek isteyenlerin hoşuna gidecek birkaç sahneden biri bu. Ama asıl olay Hogwarts’ta kopuyor. Film genel olarak zaten Harry’den ziyade Voldy’nin sıkıntılarına, Voldy’nin savaşına odaklanıyor. David Yates burada bazı konuları atlayarak çok büyük bir eksiklik yaratmış. Dumbledore’un ailesiyle ilgili asıl olayı kaçırıyoruz, muhteşem bir hikaye olmasına rağmen Dumbledore’u Dumbledore yapan elementlerin hepsi eksik! Snape ve Lily’nin geçmişinde de boğazımız düğümlendi ama hikayenin aslını, detayını bildiiğimizden düğümlendi. Yoksa filme yansıyan çok hafif bir kısım. Weasley’lerin trajedisi peki? Fred açık arayla tüm Weasley’ler arasında en sevilen karakter olabilir, ama kendisine bir sahneyi bile çok görmüşler. Percy’nin dönüşü peki? Çok eksik bir sahneydi.. Hogwarts içi dövüşler de hakettiği görkemden uzaktı, zira Voldy ve Beatrix’in aynı anda 3 elemanla dövüştüğünü biliyoruz, ama filmde Voldy zahmet edip içeri bile girmedi..

Neden bu kadar tatminsizsin diye sorabilirsiniz, ama dediğim gibi, 12 senemi beraber geçirdiğim bir hikayenin daha görkemli olmasını bekledim hep. Bir de DH1 çok daha iyiydi. Neden bilmiyorum ama her şey tam olması gerektiği gibiydi, David Yates sonunda olayı kapmış derken asıl sorulara, asıl temalara yine uzak kalmış. Ancak şurası da gerçek; Hogwarts savunması çok iyiydi. McGonagall, başından beri idolüm, büyük Maggie Smith, Hogwarts’ın tüm ruhunu gösterdi. Flitwick, o Flitwick ki boyundan büyük işler başarmadaki ustalığını içten içe hep biliyorduk; Dumbledore onu Hogwarts’a büyü biliyor diye değil, iyi büyüler biliyor diye almıştı.. Neville ise kitaplardan bildiğimiz karakterini sonunda gösterdi, Hogwarts ahalisinin eli, yüreği tutulduğunda kendini öne atmaktan çekinmedi; kaybedecek hiç bir şeyi yok gibi görünen bir çocuk, Harry’nin yerinde o da olabilirdi, ama sonuç, hikaye değişmezdi, bunu gördük! Müzikler ise bu sefer Alexandre Desplat’ın elinden çıkmış, 2 gündür Statues parçasını dinliyorum.

Videodan belli olmayacak, filmi izlemeniz gerek ama burda McGonagall filmin en güzel büyüsünü ve en can alıcı repliklerini söylüyor: “Piertotum locomotor! Hogwarts is threatened! Man the boundaries. Protect us! Do your duty to our school! I always wanted to use that spell..” Olay zaten burada. Hikaye hiçbir zaman Harry ve uğruna ölenler olmamıştı ki. İyi ve kötünün savaşında dostluk, sadakat, inanç ve hayatta yaptığımız seçimlerin önemi hakkındaydı. Aslında her gün yaşadığımız bir hikayenin biraz soslu anlatımıydı her şey. Ve  bıçak kemiğe dayandığında, geleceğimiz için elimizden geleni yapmamız gereken bir anda, içimizde hep olduğunu bildiğimiz, ama bu dar dakikaya kadar hiç bir zaman kullanma gereği hissetmediğimiz bir gücü McGonagall, Hogwarts’ın geçmişinden, duvarlarından, taşlarından hayata geçiriyor. Bu yüzden bana kalırsa filmin en önemli birkaç sahnesinden biriydi bu.

Bir gereksiz kısım da yaşlılık döneminden: Hermione ve Ron resmen 40ların başında görünüyorlarken, Ginny genel kanıya uyarak, 35 yaşında gayet hoş görünüyordu. Harry, Ron ve Hermione Ginny’den sadece 1 yaş büyük olmalarına rağmen nedir bu ağırlık? Harry’nin üstündeki mavi gömleğe de bittim…

Ne kadar konuşsam boş, bir dönem bitti işte. JK Rowling, Londra Trafalgar Meydanı’nda yaptığı konuşmada Hogwarts’ın kapısının gerek kitaplar, gerekse filmler vasıtasıyla açık olduğunu söyledi. Şahsen ben sık sık ziyaret ederim gibime geliyor…

Taksim AFM Fitaş’ta gittik filme, salon boş gibiydi neredeyse, resmen bağıra çağıra izledik filmi. Gökçe the palmoth ve bendeniz ümmübüyük, ellerimizi kenetleyerek, boğazımız düğümlenerek, naralar atarak gençliğimize veda ettik. Bu zorlu 2 saatte yanımızda olan arkadaşlarımız arasında konuk yazar/ropörtajcı K., İstem, Sertaç ve Özgün’e verdiğimiz geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileriz:) Bazıları da bu ezeli savaşın bir parçası oldu, bunun detayları da aşağıda:

Reklamlar

Harry, Sonunda Olması Gerektiği Gibi

Sanırım 1997ydi ilk Harry Potter kitabımızı aldığımızda. O dönemde Dost yayınevinden çıkmıştı, kimse de bilmez o baskıyı, herkes YKY basımına alışıktır. Geçen gün kitaplığımızı düzenleyip sıralarken gördüğümüz şey şuydu ki o baskı elimizde en yıpranmış, kenarları açılmış, defalarca okunmuş ve anılarla dolmuş bir kitaptı. Yıllarca 2. Gelecek diye bekledik, o zamanı da aynı kitabı defalarca okuyarak geçirdik. Ve zaman geçti, 13 sene sonra kitaplar da bitti ve Harry Potter olayının kapanmasının son iki adımının birini attık. İnsan yaşlandığını hissediyor ve büyüdüğünü anlıyor, tıpkı filmdeki oyuncular gibi…

Bu kadar duygusallık yeter, şimdi filme gelelim: BU FİLM EN İYİSİ!! Evet, aslında bu kadar özet olarak. aslında daha iyisi 2. film olacak ondan eminim ama daha iyisi gelene kadar en iyisi bu. David Yates adım adım seriyi iyileştirdi, bununla başlayalım. Ne Alfonso Cuaron, ne Chris Columbus ne de Mike Newell Harry’nin hikâyesini anlamış ve sadık okuyucuya saygı göstermişti. Bir kere Harry’yi oynayacak elemanın gözlerinin mavi olması ne demek?! Mal mısın dostum? Sonra ilk filmdeki o konilerle dolaşan çocuklar? Üff yemin ederim gerizekalısınız. Neyse, 5. filmle David aldı, düzeltebildiği kadar düzeltti, karanlık sayfaları olabildiğince karanlık sinemaya aktardı. Kendisine binlerce teşekkür. Özellikle de 6. kitapta Dumbledore ve Harry’nin deniz ortasındaki adacığa çıkmaları ve oradan sonrası benim için acı dolu ama tatmin edici bir tecrübeydi. Bu kadar memnun kalmışken son filmlere de büyük ümitle baktığımı anlamışsınızdır. Şimdi bu ümitlerimin sonucunu ayrıntılı anlatmanın zamanı geldi:

Bir kere bu serideki en mantıklı şey kitapların bölünmesi olurdu ki bu ancak son kitapta akıllarına gelmiş. Arkadaşım, sizin şimdiye kadar çektiğiniz o dandik filmleri izlemedik mi? Niye korkuyorsunuz uzun film yapmaktan, ikiye bölmekten? Parayı gani gani çıkaracaksınız zati, ne demeye elinizi korkak alıştırıyorsunuz? Aslında bunun 5te yapılması gerekiyordu ama neyse, uzatmayayım. Film Bill Nighy’nin masmavi gözleriyle Bakan olarak olayları yatıştırmaya çalışan sözleriyle başlıyor ve kendisi göründüğü 5 dakika bile olsa filmi kutsamaya yetiyor. Büyüksün Bill baba! Gönül isterdi ki kendisini Gary Oldman’la beraber görebilmek nasip olsaydı. Ardından Snape –ki ona 2. filmi yazdığımda ayrıca bir paragraf ayıracağım- Voldi’nin huzuruna çıkıp Harry’nin kaçırılış programını anlatıyor. Snape’in kendinden emin tavırları bir daha bir daha içimizi yakarken Harry’nin evine dönüyoruz. Daniel Radcliff’in tipi en iyi burada, oyunculuğu da tabii. Ama tipten konu açılınca bir capsli cümle daha geliyor: EMMA WATSON TAŞ MISIN?! Kız çok güzel, allaam özenmiş son 2 senede. Ağzı gözü burnu bi şekle girmiş, olgunlaşmış, hoşlaşmış, o ukela dümbeleği ifade silinmiş ve hem arkadaş hem de sevgili olarak duygusal ifadeler yaratmaya uygun hale gelmiş. Bu insan evladını başka filmlerde görmek istiyorum, bu biiiir. İkincisi de Rupert Grint ve Ron. Arkadaşın geçen 6 filmde gerizekalı olarak yansıtılmasının bir nebze özrü gibi olmuş bu sefer. Artık kendisine gülmüyoruz, aksine paranoyasına ve özgüven eksikliğine hak veriyoruz (Harry ve Hermi’nin çılgın öpüşme sahnesini görmek kim olsa tüketirdi), o karanlık yüzüne Işıkemerden bir nebze ışık gelse de ruhu huzura kavuşsun diyoruz, yanında Rupert’ın da olgun ve solgun bir karakterde kendini aşabildiğini görebiliyoruz. Üçü de arkadaşlıklarının sorgulandığı bu kaçış filminde karakterlerine sonunda fanların yıllarca beklediği derinliği rahat rahat verebilmiş ve aslında biraz daha vakitleri olsa gerçekten iyi oyuncu olabileceklerini göstermişler. Bir alkış da gençlere gelsin.

Ergen aşkının artık nihayete erişine ramak kaldı...

Hikâyeyi bilmeyene anlatmaya gerek yok, bilene de gerek yok. Eksiklerin olduğu gibi ekstralar da var. Eksikler için R.A.B.ın ayrıntılı hikâyesi, Lilyn’in mektubu gibi köşede kalmış önemli noktalar atlandığı gibi Ron’un terk edişinden sonra çöken moralleri sürpriz bir Nick Cave parçasıyla ilkokul seviyesinde bir dansla yükseltmeye çalışan Harry, Luna’nın üstün karakterini yansıtan evden dışarı uçan uçurtma gibi hoş eklemelerle eksikleri görmezden gelmeye çalışıyoruz. Bunun dışında beni memnun eden bir diğer konu ise elzem ayrıntıların atlanmaması –en önemlisinin Draco ve Harry’nin arasında geçmesi gibi-. Bu tip ayrıntılar da ne yazık ki önceki filmlerde göz ardı edilerek filmlerin temelinde eksikler olmansa sebep olmuştu. Hepsinin üstüne kaymaklı dondurmaya sıkılan çikolata sosu gibi tadı damağımızda kalan Deathly Hallows’un animasyon hikayesi olmuş. Aslında düşünüyorum da Harry’nin tüm hikâyesi animasyon olabilirmiş, çok da havalı dururmuş. Atlamadan geçemeyeceğim, Dobby’nin “Dobby has no master. Dobby is a free elf” sözleri elfimizi en yüksek tepeye çıkartarak küçük boyuna bakmadan kahraman nasıl olunur onu gösteriyor. Canım…

Filmin çekimi için pek çok açık alan kullanılmış ki hepsi de görsel açıdan hikayeye destek veren yerlerdi: uçsuz bucaksız yerlerde, dağ başlarında yalnız, küçük bir çadır, içinde nereye gidecekleri belli olmayan 3 genç. Hikâyeden tamamen bağımsız değerlendirebileceğim şeyse gözümün önündeki muhteşem kıyafetler. Özellikle de Hermione’nin giydikleri her türlü kıza yakışmış ve bu kadar zorlu bir yolda bile şık olunabileceğini göstermiş (ben de moda yorumcusu mu olacağım nedir:s) fakat müzikler beni tatmin etmedi açıkçası. John Williams imzalı temalar (alışık olduğumuz Hedwigs Theme gibi) yerli yerinde dursa da müzikler yok gibiydi. Mesela bir öncekinde kendini hissettiriyorlardı.

Son olarak bu filmi benimle izleyen ve yanımda yerimden 1 metre sıçrarken çok havalanmamam için elimden tutan, gerildiğimde de elimi sıkan İstem ve Sertaç’a; özellikle de ışık hızıyla geçen haftam boyunca bana manevi destek verdikleri için –burada Yasmin’i de anmam gerek, kendisi bitirme tezinin arasında bitmek bilmeyen kararsızlıklarımı dinledi- çok teşekkür ederim. Bir de David Yates’e. Rowling, senin de gözlerinden öperim, canım benim, iyi ki varsın iyi ki böyle bir dünya yaratmışsın.