Etiket arşivi: gotik

Dorian Gray’in Portresi ve Oscar Wilde’a iade-i itibar

Oscar Wilde ve Dorian Gray hakkında yazmaya başlamadan önce size birinden bahsetmeliyim. Adı Ambrose Bierce. Kendisi Amerikalı bir gotik temalı öykü yazarıdır, ayrıca 1800lerin sonunda ünlü bir de eleştirmendir. Şeytanın Sözlüğü ve İmkansız Öyküler en ünlü eserleri. Şimdi neden ben bu adamdan bahsettim? İmkansız Öyküleri ve başka gotik öykü yazarlarını da okumuş ve değerlendirmiş biri olarak söylemeliyim ki, Ambrose Bierce, rezil bir yazardır. Öyküleri, gotik olmasına rağmen sefil biçimde biter. Hatta birini kısaca özetleyeyim: bir adam varmış, dağda yürüyüşe çıkmış, dağda kulübe görmüş, gece içinde yatmış, içerde sesler duymuş, sabah kalkmış, evine geri dönmüş. Ne kadar hoş değil mi? Gerçek bir son yazamayan beceriksizin teki. Şeytanın Sözlüğü de bazı maddelerini okuduğumda esprili tanımlar olsa da aslında kendisinden başka herkese saydırmak için sebep bulduğu bir kılavuz yazmış.

Her neyse, Bu insan evladı, döneminde eleştirmenlerin ve yazarların Allahı gibi davranıp gelene geçene saydırmış bir insan. Oscar Wilde için de tahta kafalı ibne gibi bir yorumu var. Şimdi adama kalkıp demezler mi sen nesin diye? İmkansız “Saçma” Öyküler kitabının yazarını ciddiye almaya gerek var mı? Hele ki ibneyse sana ne? Saygısız pislik. Ayrıca seninkinden daha güzel yazıları var adamın, hıh!

Evet Oscar, adını temizlemek için yeterli çabayı gösterdiğimi düşünüyorum, yetmezse devamı da var: Dorian Gray, Oscar Wilde’ın yazdığı tek roman. Fantastik-gerilim türünde etik, ahlak, sosyal düzen ve sorumluluk-vicdan hakkında çok nadir örnekleri görülebilen konuları alt metin olarak işliyor. Aslında konuyu baştan başlatmak lazım: Dorian, köyde yaşayan temiz, saf ve çok güzel bir çocuk. Buna zengin büyükbabasından yüklü bir miras kalıyor, şehre geliyor. Bir ressamla tanışıyor, ressam da çok iyi niyetli biri, Dorian’ı esin perisi olarak görüyor ve pek çok tablosunu yapıyor. En güzelini yaptığı sırada hedonizm fantezisi olan Henry’le tanışıyor ve Henry Dorian’a bu güzelliğinin geçici olduğunu, güzelliği olmadan da kimsenin onu umursamayacağını, esas güzelliğin bedenin aldığı zevklerden geçtiğini söylüyor ve Dorian yarım tablosuna bakarak “bu güzelliği ne uğruna olursa olsun saklamak istiyorum” diye iç geçiriyor. Bu dilek gerçek oluyor (işin fantezi kısmı burası tabii) ve Dorian fiziksel olarak hiç bozulmadan Henry’nin fantezi olarak aklında kurduğu şeyleri yaşamaya başlıyor. İnsanlara acımıyor, vicdanını öldürüyor, gelenle yatıyor,  gidenle kafayı çekiyor. Ama bunun bir bedeli olarak o tablo gittikçe iğrençleşmeye başlıyor, ruhunun bir resmi olarak. Kitap böyle devam ediyor, sonunu söylemek istemiyorum, okumamış olanlar belki bilmiyorlardır.

Kitabın önemli taraflarına gelince: Henry’nin başta Dorian’ın aklını çelerken kurduğu ifade tamamen doğru çıkıyor. Bunlar sosyetenin içinde adamlar şimdi, öyle bir an geliyor ki Dorian bütün kızları elden geçirmiş, hatta analarını da eksik bırakmamış, sonra da ortaya atmış. Bunlar biliniyor ama adam o kadar güzel ki herkesin aklından geçen tek cümle şu: o saf yüz bu kadar kötü olamaz. Olsa da onu etrafımızdan ayıramayız çünkü hem zengin hem de çok güzel. Gerçekten, böyle bir toplum ne işe yarar dostlar, sorarım size. Dorian’ı eleştiren gözler, kendileri aynaya bakmıyorlar, aslında bir tebessüme, iki güzel söze “toplum” olarak kanıyorlar. Bir diğer eleştiri de sanattan ve sanatçıdan geliyor: eğer güzeli doğru değerlendirecek kapasiten yoksa hiç bununla muhatap olma. Çünkü o güzellik zayıf ruhunu sömürür, seni senden alır. Bu eleştiri Wilde’ın sanat, sanat içindir görüşünü savunması gibidir. Sıradan insan sanatı ve güzeli kavrayamaz, sanat sadece varlığı için yapılmalıdır. Son bahsedeceğim tema da sorumluluklar üzerine. Dorian sağ olsun bir kuruş sorumluluk taşımayan bir karakter. Adam öldürür, suç bıçaktadır. Hedonist olur, suç Henry’dedir. Ruhu çürür, suç tablodadır. Ulan bi sorumluluk al, bi çık ortaya, ben yaptım, lanet olsun iğrenç bir insanım de. Ama yok. Vicdanı tamamen yok Dorian’ın. Ama kendisini şöyle açıklayabiliriz: köyden geldiğinde boş bir sayfa gibiydi. Ressam basil onu daha temiz bir içerikle doldurabilecekken Henry daha ağır bastı. Çünkü resim sadece bir yansımaydı, hâlbuki Henry gerçeği vaat ediyordu. Tabii bunu kasabadan İstanbul’a gelip papatya gibi açılan genç kızlarımızda rahatça görebiliyoruz mesela. O yüzden pek yabancılık çekmiyor olmalısınız anlattığım sebeplere.

Oscar Wilde, bu romanda aslında kendisini anlatır, oldukça otobiyografik özellikleri vardır. Basil bir sanatçıdır, Oscar da öyle; basil Dorian’a âşıktır, Oscar da sonuçta Ambrose’un kabaca tabir ettiği gibi homoseksüeldir, bunun yanında basil de kendisinde saftır. Diğer taraftan Henry’yi de dünyanın kendisi hakkında düşündükleri olarak tanımlamıştır: bencil, sevimsiz, yoz. Ve hepsini geçtim, kitap bittiğinde aklınızda kalan en kuvvetli his Wilde’ın Dorian olmak isteyişi. Çünkü ne yaparsa yapsın toplum onu kabulleniyor, içine alıyor, en başlardaki o saf çocuk bir yere gitmedi diye inanıyor. Aslında adama yapılan eleştirileri göz önüne alınca bir yerde acıklı bir öyküye dönüşüyor Dorian Gray.

Bunun kitabını geçen sene Beyoğlu sahaflar festivalinden almıştım, elimdeki versiyonu varlık yayınlarından çıkan eski, saman kağıda basılı olan versiyon. Kitaplarda şekilciliğe önem veren biri olarak Dorian’a yakışan güzellikte bir basım olduğunu düşünüyorum. Okuduğum dönem de yine geçen sene 40 derece ateşle yattığım zamana denk geliyor. Sanırım o karanlık ve soğuk gece hakkındaki en güzel şey bu kitaptı.

Filmi de çekildi aslında, Ben Barnes o köyden gelen temiz yüzlü çocuğu çok başarılı canlandırmıştı. Ama senaryo zayıftı, sonunu değiştirmişlerdi, eksik tıksık vardı. Yine de izlenebilir tabii, dönem filmi olarak da fena değildi. Hatta buraya da fragmanı koyayım tam olsun.