Etiket arşivi: distopik

Mistborn Serisi: Sonunu Düşünmeyen Kahraman Olur Mu?

Branden Sanderson’ı Zaman Çarkı’ndan veya Elantris‘ten tanıyanlarınız olabilir, ben kendisini Mistborn serisiyle tanımış bulunmaktayım. Bu seriyi de bilimkurgu ve fantastik kültürün ilgililerinin takip etmesini tavsiye ettiğim TürkçeBKF blogundan öğrendim, umarım birkaçınıza da ben sebep olurum. Okumaya devam et Mistborn Serisi: Sonunu Düşünmeyen Kahraman Olur Mu?

Perfect Sense: Duyuların Bittiği Yer

Geçtiğimiz 2011’in en hevesle beklediğimiz distopik İngiliz filmi Perfect Sense’ti. Zaten başka da çıktı mı, haberim yok. Bu kadar heveslenmemizin en esas sebebi başrolde Ewan Mcgregor’un olması bir yana, Eva Green’in de resmen filmi şereflendirmesi olmuştur. Kadın varlığı sebebiyle oynadığı her filme gerçek ötesi bir hava katıyor ki Perfect Sense için doğru bir seçim olduğu bu haliyle kanıtlanıyor.

Filmin konusundan bahsedersek, dünya acayip bir hastalığın pençesinde. İnsanlık önce asabiyet ve depresyonla başlayan ardından da 5 duyunun tek tek kaybedilmesiyle devam eden bir salgınla başetmeye çalışıyor. Baş etmek diyorum çünkü aslında film boyunca gördüğümüz olay tam anlamıyla bu, uyum sağlamaya çalışmak, iletişime devam etmek ve belki de insan kalmak. Hastalığın ilk başladığı dönemde yeni tanışan bir çift görüyoruz; biri şef, diğeri de epidermiolojist. İkisinin ilişkisi hastalığın seyrine göre biçimleniyor doğal olarak.

Velhasıl filmin bir güzel, bir de kötü yanından bahsetmek gerekirse konunun aslında oldukça ilgi çekici olduğunu belirtmekle başlamalıyım. Hislerin kaybolduğu bir dünya düşünmeden edemiyorsunuz filmi izlerken: yanınızdaki kardeşinizi göremediğiniz, arkadaşınızın sesini bir daha duyamadığınız, hayatınızın devamı için temel besinden başkasına ihtiyaç duymadığınız, evden işe giderken yolun kenarındaki yasemin ağacının kokusunu bir daha duyamadığınız bir dünya. Zor ve rahatsız edici. Bir anda duyularınızın farkına varmanızı ve takdir etmenizi sağlıyor. Bunun yanında insanın hayatta kalma içgüdüsüyle nasıl bir uyum sürecine girdiğini görmek de etkileyici. Restoranların kapanmaması, insanların ormanın kokusunu unutmamaya çalışması gibi ayrıntılar filmin üzerine yayıldığı taban. Kötü olansa çiftimizin konunun ortasında var olmaları. Başta dediğim gibi ikisini de çok severim, her ikisi de açık ara bebeğim kategorisindedir ve ikisini beraber izlemek büyük keyif ama sanki film benim gibiler için çıtır çerez olsun amacıyla çevrilmiş hissi yarattı zaman zaman. Yani iki süper görünümlü oyuncuyu –ki ikisi de filmlerde gayet rahat soyunup sevişen insanlar- koyalım, konuyu derinleştirmek yerine fanboy/fangirller coşsunda coşsun bunlar sevişirken demişler sanki. Ayrıca aşkın biyolojik ve kimyasal bir olay olduğu ortadayken ilk kaybolan hisle (koku) ilişkinin sonuna gelmelerini beklerdim. Hem sonra bütün olayların ortasında bu kadar “sevgilim de aşkım” diye tutturmanın alemi yok bence.

Yine de çok anlamsız bir filmdi diyemeyeceğim. 6,5/10 verdim. Belki ilerde konuyu daha etkin biçimde ele alabilir birileri. O zamana kadar Children of Men bundan daha iyiydi demeye devam edebiliriz.

*Korkunç başlığı Tuğçe’ye borçluyuz:)