Etiket arşivi: Depeche Mode

Delta Machine: Depeche Mode’un yeni klasiği

Ben bir Depeche Mode fanıyım. Exciter’dan beri dinliyorum mükemmel insanları. İlk dinlediğim an aklımdadır, ilk kalbime düştükleri an da. 2006’da konser bittiğinde “bitmiş olamaz, değil mi?” diye yanımdakilere çaresizce sorduğumu da bilirim. Sürekli dinlemem ama dinlediğimde devamlı dinlerim. Karanlıkları bilen adamlar; insanın kendine ve etrafındakilere inancını sorgulamayı ve sorgulatmayı çok iyi beceriyorlar, acıyı öyle tempolarda veriyorlar ki size dayanma gücü oluyor. Halbuki dışardan baksan Dave göbek atıyordur.

Depeche Mode 17 Mayısta İstanbul’da, tekrar. Yeni albüm Delta Machine turu için geliyorlar. Tam 13. stüdyo albümü arkadaş. Benim dinlediğim 10. albüm. Yani takdir ederseniz burada bir Delta Machine değerlendirmesi yaparsam çok da kötü değerlendireceğimi söyleyemem. Yine de önden söyleyeyim, beklediğimin çok ama çok üstünde bir albüm bu. Sounds of the Universe ne kadar sıkıcıysa bu da tam tersi bir o kadar hızlı akan, yepisyeni ve bir o kadar eskilerin arasında yerini bilen 13 şarkı.

Açtık albümü, karşılama Welcome to my World. Ben bu şarkıyı bitiremem, onu biliyorum. Nakarata gelinceye kadar sakin bir ilerleyişk, nakaratta coşan bir hava. Hoşbulduk DM, hoşbulduk. Konser bununla başlasın, bağıra bağıra söylemek istiyorum: And if you stay a while/I’ll penetrate your soul/I’ll bleed into your dreams/You want to lose control. Dave Angel’da yine bariton sesini çıkarmış öne, ışık görmüş tavşan misali anlatıyor da anlatıyor. Çıkış şarkısı Heaven için bütün albümden bağımsız söyleyeceğim şey şudur ki, sinmedi bende. Belki daha çok dinlemem gerekiyor, belki beklentilerim çok yüksekti veya bevklediğim o şarkı değildi. Albümün içinde değerlendirirnce de yerini bulamıyrum. Yok yani, ne önüne ne arkasına birşey gelmiyor. Çok ayrı bir karanlık var. Ha güzel, yumuşak, derin. Ama bu albümde değil de belki Playing the Angel’da yeri var gibi. Heaven’da yaşadığım o eksik duyguyu ama hemen toparlıyorum Secret to the End’de. Belki de sözleri bana birşeyler hatırlatıyordur ama bütün olarak objektif bakınca  tekrarlı nakaratıyla, kararsız ve bir o kadar da sorunlu sözleriyle vuran bir parça. Çok sevdim. My little universe, adı gibi küçük, minimalist synthlerle başlayıp biten ve “here i’m king/i decide everything/i let noone in” sözleriyle kapalı bir dünyadan sesleniyor. Broken’ın muhteşem nakaratını dinlerkense resmen kalbim buruluyor: “when you’re falling/i will catch you/you don’t have to fall that far”. The Child Inside’da Martin yine en ağır şarkıyı almış üstüne, sevdim mi emin olamadım. Soft Touch/Raw Nerve belki de albümün en belirleyici şarkısı. Yani Violator’da Enjoy the Silence olmasa Personal Jesus olurdu değil mi? Bu albümün PJ’ı bu. Industrial pop diye birşey varsa, bu albüm onun mihenk taşıdır denilebilir ve kanıtı da albümün ortasında konser şarkısı olduğu bariz Soft Touch. Should be Higher, bunun için ne denilebilir? Yıllardır bunun için beklediysek iyi yapmışız çünkü dinlediğim andan itibaren klasik olacağını biliyordum. Yok yani, “your lies are more attractive than truth” başka ne olabilir, nasıl unutursun bir defa duyunca? Hemen ardından hızımız ‘görece’ düşüyor Alone’da. ‘I couldnt save your soul’ diyor Dave ama biliyoruz ki albüm ilerledikçe çoktan görevini yerine layığıyla yerine getirdi. Ve devam ediyoruz Soothe My Soul’la, çok güçlü bir nakarat olmasa da albümdeki en seksi şarkı desem yeridir herhalde: “i come to your house/break down the door/girl im shaking/i need more”. Her DM albümünde olması gereken bir arsız şarkı olmalı, yoksa o zaten DM değildir. O da nesi? Son şarkıya gelmişiz, bize Goodbye diyorlar, hemi de kovboy edasıyla. Komik adamlarsanız vesselam yine de, son şarkı veda eder gibi bir balad çıkar derken gayet sağlam bir bitiş veriyor.

Bıkmadan okudunuz mu? Tebrikler. Toparlayarak bu yazıyı kapatayım o zaman: favori albümüm Songs of Faith and Devotion’a en çok yakınsayan ve DM dinlemeye başladığımdan beri çıkan en iyi albümdür Delta Machine. Hala karanlıklar ve umutlar en güzel elektronik pop ezgilerinin içinde geliyor. Bir Depeche Mode’un var olmasının gerçek sebepleri bu albümle geri dönüşlerinde yatıyor.

Reklamlar

İzleten Nağmeler

Aşağıdaki yazı ‘Gökçe Takvimi’ne göre yaklaşık iki yüzyıl önce yazılmıştır.

Bu blog, Tuğçe’nin son zamanlarda güncel meselelere parmak basmasına rağmen hala bir film-müzik-kitap blogudur. Hani kaçanları tekrar geri göndürmek için diyorum. Gerçi aldığımız hite bakarak kimse kaçmamış, aksine koşarak gelmişler. Ama olsun, “kemikleşmiş okuyucu kitlemize” bir listeyle naber kankalar diyorum.

Bu listeyi uzun zamandır düşünüyorduk, bayağı da isim çıkardık, en sevdiklerimize ve belli bir türe göre 10 taneyi aralarından sıyırdık. Aslında ben sıyırdım, sadece listenin tamamını beraber yaptık. Hayır yani, iş yapmıyorsun demeyin. Neyse, müzik temalı filmleri pek severiz. Burda da pek bahsetmişimdir; Scott olsun, High Fideliy olsun, All Tomorrow’s Parties olsun tekrar tekrar dönüp bakarız. İşte onları liste yaptık, önemli bunlar dedik, unutmadık, unutturmayacağız dedik ve size sunduk. Gerçi alta yazdıklarımın bazıları esas maddeden daha iyi ve önemli olabilir ama bana göre hepsi bir. İnsan evladını ayırt edemiyor işte (nerden benim oluyorsa)…

Here we go:

1.     High Fidelity

Müzik temalı film=High Fidelity. Ötesi yok. Nick Hornby’nin mükemmel kitabından uyarlandı, izleyen her bir insan evladının kafasında unutulmaz sahneleriyle yer etti: Rob’un dükkanı Vinyl Championship, 5 eski kız arkadaş, kronolojik album sıralaması… John Cusack rocks!!

Bunu izleyen bunları da sevdi: aşağıdakiler ve daha nicesi

2.     Control

Control aka Joy Division kimdir, Ian Curtis nasıl kült oldu alt başlıklı bu siyah beyaz filmi zamanında Gölcükte staj yaparken izlemiştim oda arkadaşlarımla. Filmin bana gore en epik sahnesi, başlarda Ian’ın yatağa uzanıp bir yandan David Bowie dinleyip diğer yandan sigara içişiydi ki, o içerken “vayy anasını, hakkını veriyor sigaranın veled” dediğimizi hatırlıyorum.

Joy Division, İngiliz post-punk müzik sahnesinin en önemli gruplarından biri olmakla beraber solisti Ian Curtis’in intiharıyla underground dünyada yüce konumuna erişti. Anton Corbjin’in –ki kendisi Depeche Mode kliplerinin yönetmeni ve mükemmel bir fotoğrafçı- yönettiği Control, Curtis’in hikayesini baştan sona anlatan (23 yaşında ölen bi adamın çok uzun filmi çıkmıyor takdir edersiniz ki) bir başyapıt. Yine de mutluysan ve seviyorsan, izleme. Depresyon, depresyon…

Bunu izleyen bunları da sevdi: La Mome, Sid & Nancy

3.     Interstella 5555

Bi ara Daft Punk’ın klipleri hep animasyondu, hatırlar msıınız? Şirinler tipli mavi 5 eleman, kaçırılıyor, renkleri değiştiriliyor, başka bir gezegende şarkı söylemeye zorlanıyor vs. İşte o bir film dostlar, o bu film. Baştan sona hikayeyi anlatan 1 saatlik animasyon şaheserini original soundtrackiyle dinlemek büyük zevk.

4.     Farinelli

Opera ne kadar seversiniz bilmem ama bu filmi izlediğimde hiç opera izlememiştim ve aklımda büyük bir şaşaayla kalmıştı. Zannedersem ortaokul yıllarıydı hatta. Daha sonra tekrar izlediğimde tüm konsepti çakmıştım.

Farinelli 18. yyda çok büyük bir kastrato (bkz. Vikipedi), abisi de daha vasat bir müzisyen. Handel’in önce yanına kabul etmek istemediği, fakat daha sonraları sahnede dinlerken kalbinin sıkıştığı yüksek profilli, bi de yakışıklı bir arkadaş. Fakat dram da burada başlıyor zaten, eleman yakışıklı, aşık neyin de oluyor ama işte… baktın kastratoya di mi, zaten yasaklanabiliriz, daha da açmayayım konuyu, anladın sen.

Daha çok abi-kardeş arasında isyanlar, sonuç alınamayan zevkler, milleti eğlendirme uğruna kendisinin eğlenememesi falan… Güzel filmdi, bu da bir kültür, bilmek lazım, öğrenmek lazım.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Copying Beethoven, Shine

5.     The Boat That Rocked

Yazmayacağım bir daha; seviyorum, hep seveceğim.

Bunu izleyen bunları da sevdi: James Dean ve Rebel without a Cause

6.     School of Rock

Jack Black rocks, too!! Aslında Jack Black için buraya Tenacious D yazmak lazımdı ama izlemedik, bir de müziklerini sevmemiştim. Fakat bu, inanılmaz komik ve “keşke benim de böyle bir okulum olaydı, çatlak dediğim ortaokul hocam kafama tebeşir fırlatacağına pena ataydı” diyeceğiniz türde bir efsane.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Tenacious D Pick of Destiny

7. Music and Lyrics

Hollywood romantizmini işin içine katmadan olmazdı. Hugh Grant’in 80lerde efemine pop şarkıcısını oynadığı (yine bir depeche mode ithafı veriyorum ne yazık ki), filmin içerisinde süper pop şarkılarının yer aldığı çıtır çerez film. Hani izlemeseniz bir şeyi kaybetmezsiniz ama baya gülüp eğlenirsiniz. Hadi gülüp eğlenin.

Bunu izleyen bunları da sevdi: August Rush

8.     Nick & Norah’s Infinite Playlist

Michael cera için değil de Kat Dennings isimli güzel insan için izledim bu filmi. Embesil indie elemanı Nick, kendisi gibi embesil kız arkadaşının peşinden koştururken cool ötesi Norah ona yardım ediyor. Norah’nın babası da plak şirketi sahibi. Sonra işte aşık oluyorlar. Ben de aşık olmuştum kıza. Zaten olunmayacak gibi  değil, gözüne sokuyor… Neyse konuyu  sığlaştırmayayım. Güzel bir koşturma ve tek gecelik hikayeydi.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Scott Pilgrim, Across the Universe

9.     Queen of Damned

Off ne filmdi yarabbiiii!! Twilight coşmadan önce bu vardı, rahmetli Aaliyah vampirellayı oynuyordu, Stuart Townsend de emperyal vampirleri içeriden çökerten rockçı vampiri oynuyordu. Yani şimdi izleseniz hala oynuyorlar:) Bunun en güzel yanı müzikleridir, hani vampir temalı müzik için Eclipse değil de bunun OSTuna bakın. Başarılı. Ama film için aynı şeyi diyemem.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Underworld, Interview with Vampire

10. 24 Hour Party People

Tony Wilson yani meşhur Factory Records’un kurucusu hakkında yine Manchester filmi. Factory’nin elinden geçenler arasında Joy Division, New Order, Happy Mondays ve daha niceleri var ama daha çok bu üçü üzerinde durulmuş. Brit underground müzik dünyasına özlü bir bakış.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Human Traffic, All Tomorrow’s Parties, Trainspotting