Etiket arşivi: brit

North and South – Sanayi Devriminde Aşk

Biraz romantik kitaplardan gidiyoruz bu aralar ama bu seferki oldukça güzel. Elizabeth Gaskell`in 1855`te pamuk işçileriyle işverenler arasındaki sorunları arka planda sosyal statü farklarının da işin içine girdiği bir aşk hikayesi North and South. North and South – Sanayi Devriminde Aşk yazısının devamı

Reklamlar

Fish Tank

Buralar yine her zamanki gibi boş kalmış. Tembellik zor zanaat sevgili dostlar. Herkeste böyle kabiliyetler yoktur. Otur her gün 2-3 film izle, her hafta yeni bir şeyler dinle ama yazma. Eh yazar değiliz sonuçta ama bu kadar da meydan boş kalmamalı.

Size bugün Fish Tank’ten bahsedeceğim. Bunun ilk sebebi şudur ki haftaya Salı itibariyle 25 günlük Büyük Britanya gezime başlıyorum ve film bana eksik gedik kalmadan İngiliz banliyölerini anlatsın ki bir kültür şoku yaşamayayım. Diğeri de daha önceden bunu izlemeliyim deyip unutup ve şimdi tekrar bulmam, indirmem ve oturup izlememden ibaret.

Filmin konusu şöyle: Ergen bacımız Mia, 15 yaşın ve alt sınıf bir hayatın getirdiği huzursuzluk, bıçkınlık ve asabiyetle küçük keş kızkardeşi ve hafifmeşrep annesiyle yaşamakta. Fazla enerjisini boş dairelerde hiphop müzik eşliğinde dans ederek harcıyor 15’lik yavrucağız. Annesi eve sıcakkanlı, seksi ve yeni erkek arkadaşı Connor’ı getirdiğinde Mia bir kat daha huzursuzlanır çünkü bu yeni manita abi-baba-sevgili karışımıyla genç kıza yaklaşır. Bu arada Mia dans yarışmasına katılmak ister, eleman ailenin iyice bir ferdi olma yolunda ilerler ve olaylar gelişir.

Oyunculara gelmeden önce şunu belirteyim, kızın başına ne bokluk varsa gelecek diye gerim gerim geriliyor insan. Zaten kız rahat duran bir tip değil ama öyle olsaydı bile “ben sana güvenmiyor değilim, etrafa güvenmiyorum yavrum” diyen bir annenin eksiği hissediliyor. Connor da tedirgin edici bir insan. Bir bakıyorsun, ne temiz adam, bak elini sürmedi kıza; bir bakıyorsun gözünün altından kızı kesiyor. Şimdi oyunculara geçersek –zira filmin esası oyuncuların performansıyla belirleniyor- Mia’yı oynayan Katie Jarvis kızımız şans eseri bulunmuş biri, hemi de tren istasyonunda manitasıyla kavga ederken. Dikkat edin sağda solda kavga ederken yani. Baş dik, göğüs dışarı, tane tane bağırın, kim keşfedecek belli olmaz. Kendisini oynamış, diyecek bir şey yok. Billy ise meşhur metalbender Michael Fassbender (bu espriyi de ölene kadar yapabilirim). Daha yeni Shame’i de izledim, ikisi üst üste geldi açıkçası. Ben bu arkadaşı sevmesem de aslen iyi oyuncu. Yani oynadığı filme zenginlik katıyor diyeceğim ama doğru kelime bu değil. Siz de izleyin bakalım siz ne kelime bulacaksınız.

Film ödüllü, 2009’da Cannes’da Jüri Özel Ödülü’nü,  2010’da BAFTA’yı kazanmış. İlk başta ergenlik filmine bu kadar ödül çok gibi gelse de aslında bir kaçamama filmi. Mia daha büyük olsaydı ne değişirdi mesela? Hiç. O yüzden bu bir kızın hikayesi değil, bir neslin, bir kesimin kaçış hikayesi. Boş ve amaçsız yetişen bir gençliğin peşinden gelmeyen, sorumluluk sahibi olmayan bir topluma uyarı gibi.

Oturun izleyin bu yaz. Batman’miş, Spiderman’miş iki arada bir derede bunu aradan çıkartın. En azından şişirilmiş bir Hollywood filminden daha çok hissiyatla bitirirsiniz bu sıcak günleri.

 

 

 

Decoy Bride’ın olayım David!

David Tennant’ın bu aralar gösterimde olan filmi Decoy Bride’ı yeni izlemiş bulunuyorum, sıcağı sıcağına yazayım dedim.

Filmde 2 tane tanınmış oyuncu var, baştan belirteyim, biri adı üstünde, David’ciğimiz, diğeri de Kelly Macdonald (Trainspotting’den hatırlayın). Konusuna gelelim; bir Hollywood yıldızı olan Lara Tyler, Google’dan araştırarak Hegg adası hakkında kıytırık ve oldukça uzun bir kitap yazan James’le evlenmek üzeredir, ancak paparazziler peşlerini bırakmadıkları için bir türlü evlenemezler. Bunun üzerine Lara’nın kelimesi kelimesine ezberlediği, ancak James’in ne yazdığını bile hatırlamadığı Hegg adasının kalesinde evlenmek isterler. Hegg adası da yaş ortalaması 75+ olan ve son genç bekar erkeği, ana karakterimiz Katie’nin şansına, evine döndüğü gün evlenen bir elemandır (burada Katie’nin şanssızlığına değinmek istedim, elemana değil). Bir tarafta paparazzilerin peşinden koştuğu düğün, bir tarafta gerçek ve istekli gelin, bir tarafta da yanlışlıkla evlenen iki huysuzun komik ve yer yer romantik hikayesini anlatıyor Decoy Bride.

Aslında çok da parlak bir film değil. İzlerseniz anlarsınız, derinlik denen bir şey yok filmde. Ancak bir sahne vardı ki, oturdum ağladım. Hani acıklı filan da değildi, iki yaşlı sağır çiftin Dave’in eline bagpipe tutuşturup dans ettikleri sahne bayağı dokundu. Eğer İngiliz aksanına karşı bir meyliniz varsa, bir de İskoç aksanına bakın. Hani ben Dave’den ötürü çok severim, ama İrlanda aksanından da farklıdır, ve Kelly Macdonald’ın aksanı daha bile ağır. İlginç oluyor işte. Mekanlar da hoştu, ama bu da normal bir hoşluk değil, sıkıcı bir hoşluk. Hani hep yemyeşil çayırlar, otlayan kuzular, taş yollar ve duvarlar görürüz bu tip lokal Britanya filmlerinde, ancak Kelly the Katie’nin de daha filmin başında belirttiği gibi, Vikingler bile bu adanın yüzüne bakmamış. O yüzden “ay gideyim de göreyim şuraları” gibi bir heves uyandırmama ihtimali çok yüksek.

Yine de ben 7 verdim filme, beni baymadı, filmin uzunluğu yeterliydi, güldüm, ağladım, demek ki yeterince duyguluydu, David Teninch dört dörtlük bir insan olduğu için 4 puan ordan geliyor, gerisi de 3 puan olsa, alın size 7 puan! Burdan çıkartmamız gereken şey: IMDB’ye güvenmeyin, 5.5 verenler David’i kıskanıyorlar!

Bu arada “I’m like kryptonite to men. Kryptonite dipped in cellulite.” repliğini yazan kişiye tebriklerimi sunarım. Dylan Moran’ın güzelliğine de atıf yapmazsam arkamdan ağlar.

image

Exile

Bir süredir yararlı bir şey yazmıyorsak, yararlı birşeylerle muhatap olmadığımızdan değil sevgili okuyucularımız. Tembellik, sadece tembellik. Hazır yarın öbür gün sezonun dizileri araya girmeye hazırlanırken boş durmayın diye size yepisyeni BBC dizisi tanıtayım, onunla vakit geçirin.

Exile, mayıs ayında BBC One’da yayınlanan 3 bölümlük psikolojik gerilim-drama dizisi. Londra’da kuşe kağıt bir gazetede siyasi magazincilik yapan Tom arkadaşımız alkol, karı-kız derken bi düşüşe kendini kaptırıyor. Yıllar evvelsinden babasından yediği dayağı unutamadığından evi terketmiş olan biraderimiz, babasına bunun hesabını sormak için doğru zamanın hazır dibi gördüğü için şimdi olduğuna karar veriyor ve evine geri dönüyor. Fekat ne görüyoruz, babası Alzheimer, ablası bakıyor yıllardır. Aslında babası da yerel gazetede bayağı başarılı bir gazeteciymiş, zati Tom da babasının Osmanlı tokadını unutamasa da onun izinden yürümeye çalışmış. Ha tabii başarılı olamamış ama bunu da kafaya aldığı darbeye bağlıyoruz. Her neyse, “baba o tokadın sebebi neydi?” başlıklı sorunun cevabını almaya çalışırken Tom babasının yarım bıraktığı haberin peşinden sorularını, sorunlarını, gönül bağlarını ve babasıyla ilişkisini toparlamaya başlıyor.

Konu budur. 3 saatlik oldukça iyi bir toparlayışla bir iyileşme hikayesi aslında. İşin içine politik öğeler yerleştirmek en fazla gerilim yaratmaya yönelik olmuş ama bence ona gerek de yokmuş. Zaten yeterince merak ediyor izleyici başta dayağın sebebi olmak üzere her bölüm sonunun ertesini. Genelde bir saatlik drama dizileri de sıkar beni ama oldukça akıcı ve sürükleyici bir gidişatı var bunun. Hani “daha ne kadar kaldı bitmesine” diye bir şey sormadım, öyle diyeyim. senaryo itibariyle fazla gelen hiçbir şey yok ama belki eksik olabilecek Tom’un başlangıçtaki hayatına çok değinilmeden geçilmiş. Gerçi oralar da önemli değil pek.

Oyunculara gelince…John Simm bebeğim, bir kere bunu baştan söylemeliyim. Diziye de dikkat etmemin sebebi kendisi aslında. Mükemmel oyunculuğunu çocukluğumdan beridir –gerçekten çocuktum ilk filmini izlediğimde ve o zaman da tapmıştım- takip ederim, ama bu sene favori Brit oyuncularım listesinde ilk 10’a girmiş bulunuyor. Üşenmediğim bir gün oynadığı her şeyi yazarım belki, Life on Mars başta olmak üzere. Jim Broadbent’i ise belki Harry Potter filminde Slughorn olarak tanıyor olabilirsiniz. Kendisi Alzheimer rolünü –Allah kimsenin başına vermesin- pek güzel oynamış; o boş bakışlar, ilgi ve bakım isteyen yaşlı adam hali pek dokunuyor. Gerçi şimdi

düşünüyorum da Slughorn da benzer bir tipti. Abla rolündeki Olivia Colman genelde küçük rollerin insanı olsa da bence gizli yıldızdı burda. Hepsinin yanında Claire Goose insanına bir parantez açmadan da edemeyeceğim. Çok güzel kadın yahü. Tom ve Mandy ikilisinin beraber oldukları her sahne gözüme pek doğal, pek yumuşak geldi. Genelde romantik sahneler olmasa da işte o doğallık yok mu, beni benden alıyor. Sırf bu yüzden silmeyebilirim bile diziyi.

Her neyse, kısa keselim Aydın havası olsun. Zaten dizi de kısa. Bayramda seyranda sevmediğiniz akraba-talükat geldiğinde içeri kaçıp bir temiz hava niyetine izlenebilecek kaliteli bir BBC yapımıyla yine karşınızda önerimizle duruyoruz. Ha Big Bang izlersiniz, diyecek bir şeyim yok ama arada bir arkadan gülen adam efekti gelmeyen diziler izlemekte de fayda var diyorum.

Si ya!

İzleten Nağmeler

Aşağıdaki yazı ‘Gökçe Takvimi’ne göre yaklaşık iki yüzyıl önce yazılmıştır.

Bu blog, Tuğçe’nin son zamanlarda güncel meselelere parmak basmasına rağmen hala bir film-müzik-kitap blogudur. Hani kaçanları tekrar geri göndürmek için diyorum. Gerçi aldığımız hite bakarak kimse kaçmamış, aksine koşarak gelmişler. Ama olsun, “kemikleşmiş okuyucu kitlemize” bir listeyle naber kankalar diyorum.

Bu listeyi uzun zamandır düşünüyorduk, bayağı da isim çıkardık, en sevdiklerimize ve belli bir türe göre 10 taneyi aralarından sıyırdık. Aslında ben sıyırdım, sadece listenin tamamını beraber yaptık. Hayır yani, iş yapmıyorsun demeyin. Neyse, müzik temalı filmleri pek severiz. Burda da pek bahsetmişimdir; Scott olsun, High Fideliy olsun, All Tomorrow’s Parties olsun tekrar tekrar dönüp bakarız. İşte onları liste yaptık, önemli bunlar dedik, unutmadık, unutturmayacağız dedik ve size sunduk. Gerçi alta yazdıklarımın bazıları esas maddeden daha iyi ve önemli olabilir ama bana göre hepsi bir. İnsan evladını ayırt edemiyor işte (nerden benim oluyorsa)…

Here we go:

1.     High Fidelity

Müzik temalı film=High Fidelity. Ötesi yok. Nick Hornby’nin mükemmel kitabından uyarlandı, izleyen her bir insan evladının kafasında unutulmaz sahneleriyle yer etti: Rob’un dükkanı Vinyl Championship, 5 eski kız arkadaş, kronolojik album sıralaması… John Cusack rocks!!

Bunu izleyen bunları da sevdi: aşağıdakiler ve daha nicesi

2.     Control

Control aka Joy Division kimdir, Ian Curtis nasıl kült oldu alt başlıklı bu siyah beyaz filmi zamanında Gölcükte staj yaparken izlemiştim oda arkadaşlarımla. Filmin bana gore en epik sahnesi, başlarda Ian’ın yatağa uzanıp bir yandan David Bowie dinleyip diğer yandan sigara içişiydi ki, o içerken “vayy anasını, hakkını veriyor sigaranın veled” dediğimizi hatırlıyorum.

Joy Division, İngiliz post-punk müzik sahnesinin en önemli gruplarından biri olmakla beraber solisti Ian Curtis’in intiharıyla underground dünyada yüce konumuna erişti. Anton Corbjin’in –ki kendisi Depeche Mode kliplerinin yönetmeni ve mükemmel bir fotoğrafçı- yönettiği Control, Curtis’in hikayesini baştan sona anlatan (23 yaşında ölen bi adamın çok uzun filmi çıkmıyor takdir edersiniz ki) bir başyapıt. Yine de mutluysan ve seviyorsan, izleme. Depresyon, depresyon…

Bunu izleyen bunları da sevdi: La Mome, Sid & Nancy

3.     Interstella 5555

Bi ara Daft Punk’ın klipleri hep animasyondu, hatırlar msıınız? Şirinler tipli mavi 5 eleman, kaçırılıyor, renkleri değiştiriliyor, başka bir gezegende şarkı söylemeye zorlanıyor vs. İşte o bir film dostlar, o bu film. Baştan sona hikayeyi anlatan 1 saatlik animasyon şaheserini original soundtrackiyle dinlemek büyük zevk.

4.     Farinelli

Opera ne kadar seversiniz bilmem ama bu filmi izlediğimde hiç opera izlememiştim ve aklımda büyük bir şaşaayla kalmıştı. Zannedersem ortaokul yıllarıydı hatta. Daha sonra tekrar izlediğimde tüm konsepti çakmıştım.

Farinelli 18. yyda çok büyük bir kastrato (bkz. Vikipedi), abisi de daha vasat bir müzisyen. Handel’in önce yanına kabul etmek istemediği, fakat daha sonraları sahnede dinlerken kalbinin sıkıştığı yüksek profilli, bi de yakışıklı bir arkadaş. Fakat dram da burada başlıyor zaten, eleman yakışıklı, aşık neyin de oluyor ama işte… baktın kastratoya di mi, zaten yasaklanabiliriz, daha da açmayayım konuyu, anladın sen.

Daha çok abi-kardeş arasında isyanlar, sonuç alınamayan zevkler, milleti eğlendirme uğruna kendisinin eğlenememesi falan… Güzel filmdi, bu da bir kültür, bilmek lazım, öğrenmek lazım.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Copying Beethoven, Shine

5.     The Boat That Rocked

Yazmayacağım bir daha; seviyorum, hep seveceğim.

Bunu izleyen bunları da sevdi: James Dean ve Rebel without a Cause

6.     School of Rock

Jack Black rocks, too!! Aslında Jack Black için buraya Tenacious D yazmak lazımdı ama izlemedik, bir de müziklerini sevmemiştim. Fakat bu, inanılmaz komik ve “keşke benim de böyle bir okulum olaydı, çatlak dediğim ortaokul hocam kafama tebeşir fırlatacağına pena ataydı” diyeceğiniz türde bir efsane.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Tenacious D Pick of Destiny

7. Music and Lyrics

Hollywood romantizmini işin içine katmadan olmazdı. Hugh Grant’in 80lerde efemine pop şarkıcısını oynadığı (yine bir depeche mode ithafı veriyorum ne yazık ki), filmin içerisinde süper pop şarkılarının yer aldığı çıtır çerez film. Hani izlemeseniz bir şeyi kaybetmezsiniz ama baya gülüp eğlenirsiniz. Hadi gülüp eğlenin.

Bunu izleyen bunları da sevdi: August Rush

8.     Nick & Norah’s Infinite Playlist

Michael cera için değil de Kat Dennings isimli güzel insan için izledim bu filmi. Embesil indie elemanı Nick, kendisi gibi embesil kız arkadaşının peşinden koştururken cool ötesi Norah ona yardım ediyor. Norah’nın babası da plak şirketi sahibi. Sonra işte aşık oluyorlar. Ben de aşık olmuştum kıza. Zaten olunmayacak gibi  değil, gözüne sokuyor… Neyse konuyu  sığlaştırmayayım. Güzel bir koşturma ve tek gecelik hikayeydi.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Scott Pilgrim, Across the Universe

9.     Queen of Damned

Off ne filmdi yarabbiiii!! Twilight coşmadan önce bu vardı, rahmetli Aaliyah vampirellayı oynuyordu, Stuart Townsend de emperyal vampirleri içeriden çökerten rockçı vampiri oynuyordu. Yani şimdi izleseniz hala oynuyorlar:) Bunun en güzel yanı müzikleridir, hani vampir temalı müzik için Eclipse değil de bunun OSTuna bakın. Başarılı. Ama film için aynı şeyi diyemem.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Underworld, Interview with Vampire

10. 24 Hour Party People

Tony Wilson yani meşhur Factory Records’un kurucusu hakkında yine Manchester filmi. Factory’nin elinden geçenler arasında Joy Division, New Order, Happy Mondays ve daha niceleri var ama daha çok bu üçü üzerinde durulmuş. Brit underground müzik dünyasına özlü bir bakış.

Bunu izleyen bunları da sevdi: Human Traffic, All Tomorrow’s Parties, Trainspotting