Etiket arşivi: bebeğim

Ay Savaşçısı vs Ay Savaşçısı

Ay Savaşçısı, benim için hiçbir zaman sıradan bir çizgifilm olmadı. Çocukluğumu ve ergenliğimi dolduran koca kafalı, tembel, ağlak, tıkınmayı ve uyuklamayı bir sanata döndüren Usagi Tsukino’dan hala kocaman bir parça taşıyorum karakterimin içinde: Arkadaşlarıma sadakat, adalet duygusu, bir erkeği sevmenin ona muhtaç olmakla bir olmadığını bilmek. Usagi uzun bir zamandır –ve hala- en yakın arkadaşım ve yol göstericim, onsuz başka biri olurdum, eminim.

Bu bağlılığı anlatmamın sebebi, uzun zamandır “Ay Savaşçısı baştan yapılacak, devamı gelecek, oo her şey bir başka olacak” tadında sakız gibi uzayan dedikoduların bir son bulması ve en sonunda dün, her şeyi baştan başlatan yeni Ay Savaşçısı’nın başlaması. Bugün size neyin olup neyin olmadığını özetleyeceğim (dramatik müzik girsin buraya). Ay Savaşçısı vs Ay Savaşçısı yazısının devamı

Reklamlar

Decoy Bride’ın olayım David!

David Tennant’ın bu aralar gösterimde olan filmi Decoy Bride’ı yeni izlemiş bulunuyorum, sıcağı sıcağına yazayım dedim.

Filmde 2 tane tanınmış oyuncu var, baştan belirteyim, biri adı üstünde, David’ciğimiz, diğeri de Kelly Macdonald (Trainspotting’den hatırlayın). Konusuna gelelim; bir Hollywood yıldızı olan Lara Tyler, Google’dan araştırarak Hegg adası hakkında kıytırık ve oldukça uzun bir kitap yazan James’le evlenmek üzeredir, ancak paparazziler peşlerini bırakmadıkları için bir türlü evlenemezler. Bunun üzerine Lara’nın kelimesi kelimesine ezberlediği, ancak James’in ne yazdığını bile hatırlamadığı Hegg adasının kalesinde evlenmek isterler. Hegg adası da yaş ortalaması 75+ olan ve son genç bekar erkeği, ana karakterimiz Katie’nin şansına, evine döndüğü gün evlenen bir elemandır (burada Katie’nin şanssızlığına değinmek istedim, elemana değil). Bir tarafta paparazzilerin peşinden koştuğu düğün, bir tarafta gerçek ve istekli gelin, bir tarafta da yanlışlıkla evlenen iki huysuzun komik ve yer yer romantik hikayesini anlatıyor Decoy Bride.

Aslında çok da parlak bir film değil. İzlerseniz anlarsınız, derinlik denen bir şey yok filmde. Ancak bir sahne vardı ki, oturdum ağladım. Hani acıklı filan da değildi, iki yaşlı sağır çiftin Dave’in eline bagpipe tutuşturup dans ettikleri sahne bayağı dokundu. Eğer İngiliz aksanına karşı bir meyliniz varsa, bir de İskoç aksanına bakın. Hani ben Dave’den ötürü çok severim, ama İrlanda aksanından da farklıdır, ve Kelly Macdonald’ın aksanı daha bile ağır. İlginç oluyor işte. Mekanlar da hoştu, ama bu da normal bir hoşluk değil, sıkıcı bir hoşluk. Hani hep yemyeşil çayırlar, otlayan kuzular, taş yollar ve duvarlar görürüz bu tip lokal Britanya filmlerinde, ancak Kelly the Katie’nin de daha filmin başında belirttiği gibi, Vikingler bile bu adanın yüzüne bakmamış. O yüzden “ay gideyim de göreyim şuraları” gibi bir heves uyandırmama ihtimali çok yüksek.

Yine de ben 7 verdim filme, beni baymadı, filmin uzunluğu yeterliydi, güldüm, ağladım, demek ki yeterince duyguluydu, David Teninch dört dörtlük bir insan olduğu için 4 puan ordan geliyor, gerisi de 3 puan olsa, alın size 7 puan! Burdan çıkartmamız gereken şey: IMDB’ye güvenmeyin, 5.5 verenler David’i kıskanıyorlar!

Bu arada “I’m like kryptonite to men. Kryptonite dipped in cellulite.” repliğini yazan kişiye tebriklerimi sunarım. Dylan Moran’ın güzelliğine de atıf yapmazsam arkamdan ağlar.

image

Perfect Sense: Duyuların Bittiği Yer

Geçtiğimiz 2011’in en hevesle beklediğimiz distopik İngiliz filmi Perfect Sense’ti. Zaten başka da çıktı mı, haberim yok. Bu kadar heveslenmemizin en esas sebebi başrolde Ewan Mcgregor’un olması bir yana, Eva Green’in de resmen filmi şereflendirmesi olmuştur. Kadın varlığı sebebiyle oynadığı her filme gerçek ötesi bir hava katıyor ki Perfect Sense için doğru bir seçim olduğu bu haliyle kanıtlanıyor.

Filmin konusundan bahsedersek, dünya acayip bir hastalığın pençesinde. İnsanlık önce asabiyet ve depresyonla başlayan ardından da 5 duyunun tek tek kaybedilmesiyle devam eden bir salgınla başetmeye çalışıyor. Baş etmek diyorum çünkü aslında film boyunca gördüğümüz olay tam anlamıyla bu, uyum sağlamaya çalışmak, iletişime devam etmek ve belki de insan kalmak. Hastalığın ilk başladığı dönemde yeni tanışan bir çift görüyoruz; biri şef, diğeri de epidermiolojist. İkisinin ilişkisi hastalığın seyrine göre biçimleniyor doğal olarak.

Velhasıl filmin bir güzel, bir de kötü yanından bahsetmek gerekirse konunun aslında oldukça ilgi çekici olduğunu belirtmekle başlamalıyım. Hislerin kaybolduğu bir dünya düşünmeden edemiyorsunuz filmi izlerken: yanınızdaki kardeşinizi göremediğiniz, arkadaşınızın sesini bir daha duyamadığınız, hayatınızın devamı için temel besinden başkasına ihtiyaç duymadığınız, evden işe giderken yolun kenarındaki yasemin ağacının kokusunu bir daha duyamadığınız bir dünya. Zor ve rahatsız edici. Bir anda duyularınızın farkına varmanızı ve takdir etmenizi sağlıyor. Bunun yanında insanın hayatta kalma içgüdüsüyle nasıl bir uyum sürecine girdiğini görmek de etkileyici. Restoranların kapanmaması, insanların ormanın kokusunu unutmamaya çalışması gibi ayrıntılar filmin üzerine yayıldığı taban. Kötü olansa çiftimizin konunun ortasında var olmaları. Başta dediğim gibi ikisini de çok severim, her ikisi de açık ara bebeğim kategorisindedir ve ikisini beraber izlemek büyük keyif ama sanki film benim gibiler için çıtır çerez olsun amacıyla çevrilmiş hissi yarattı zaman zaman. Yani iki süper görünümlü oyuncuyu –ki ikisi de filmlerde gayet rahat soyunup sevişen insanlar- koyalım, konuyu derinleştirmek yerine fanboy/fangirller coşsunda coşsun bunlar sevişirken demişler sanki. Ayrıca aşkın biyolojik ve kimyasal bir olay olduğu ortadayken ilk kaybolan hisle (koku) ilişkinin sonuna gelmelerini beklerdim. Hem sonra bütün olayların ortasında bu kadar “sevgilim de aşkım” diye tutturmanın alemi yok bence.

Yine de çok anlamsız bir filmdi diyemeyeceğim. 6,5/10 verdim. Belki ilerde konuyu daha etkin biçimde ele alabilir birileri. O zamana kadar Children of Men bundan daha iyiydi demeye devam edebiliriz.

*Korkunç başlığı Tuğçe’ye borçluyuz:)

Beginners: Başladığı gibi Gitsin

Bu hafta sonu Film Ekimi’nden kalma filmleri indiriyorum ve en başında Beginners var. Gördüğümden beridir izlemeyi kafama koymuştum bu filmi; birinci sebebi Ewan McGregor –bebeğim-, diğeri de konusu.

Hangisiyle başlayayım? Ewan zaten herkesin bebeği, anlatmama gerek bile yok. O halde konudan başlayalım. Annesinin ölümünden 4 ay sonra babası gay olduğunu açıklıyor Oliver’a. Hemen arkasından babası da kanser oluyor. Bu süreçte babasını hem hastaneyle hem yeni erkek arkadaşıyla hem de arkadaşlarıyla paylaşmaya çalışan bir evlat görüyoruz ki İngiliz nesline göre oldukça vefalı bir çocuk –çocuk derken 38 yaşında. Neyse, babasının ölümünün ardından Fransız bir aktrisle tanışan Oliver, acısını içine gömerken hanım kızımızla da bu işleri nasıl yürüteceğini anlamaya çalışıyor, babasının eksiğini gediğini güzel ve hafif kaçkın Anna’yla kapatıyor.

Filmi izlemek büyük zevk oldu benim için. Şöyle ki Oliver’ın evi, Anna’nın otel odası, babasının parti anlayışı ve hayatın son dakikasına kadar yaşama tutunması, Oliver ve Anna’nın arasındaki ilişkinin gelişimi –ki her ne kadar ilişki yaşamaktan çok ilişkiyi konuşan çiftlerden hazzetmesem de bunu izlemesi hoştu- oldukça sofistike anlatılmıştı.

Bunların dışında oyunculara gelirsek… Filmin ana karakteri Ewan McGregor olsa da asıl büyük ve eğlenceli rolü alan Russell terrier Arthur oynuyor. Arthur, Oliver’ın babasının köpeği ve Oliver’ın kıçından ayrılmıyor. Bir de kendisinin alt yazı olarak konuşmaları var ki şahsen aklımdakileri konuştu diyebilirim. Christopher Plummer’ı ise Dumbledore’dan ötürü severiz ve bence burda da hayatının son demlerinde yaşayabileeceği kadarını en iyi şekilde yaşamak isteyen gay babayı gayet güzel kotarmış. Oscar adaylığından da bahsediyorlar, diğer adayların gelişine göre şansı olabilir. Anna kızımız Inglourious Basterds’da gönlümüzü çelen Melanie Laurent. O kız Fransız olmasa mökemmel olacak ama herkesin bir kusuru var, değil mi? Ewan beklendiği gibi. Duygusal adam olmayı her zaman layıkıyla gerçekleştirdi, filmin en “bayan çeken yanı” da zaten bu. Resmen anlık sahnelerde Davidoff Adventure reklamları gördüm.

Belki bu kadar boş salonlar, geniş alanlar veya “it’s complicated” ilişiki filmlerini sevmeyebilirsiniz ama bence bu festival filmi bi izlenmeli ve baharlık diye etiketlenmeli. Bi ara bir daha izleyeceğim sanırsam. Baharda yani:)