Etiket arşivi: BBC

North and South – Sanayi Devriminde Aşk

Biraz romantik kitaplardan gidiyoruz bu aralar ama bu seferki oldukça güzel. Elizabeth Gaskell`in 1855`te pamuk işçileriyle işverenler arasındaki sorunları arka planda sosyal statü farklarının da işin içine girdiği bir aşk hikayesi North and South. North and South – Sanayi Devriminde Aşk yazısının devamı

Reklamlar

Exile

Bir süredir yararlı bir şey yazmıyorsak, yararlı birşeylerle muhatap olmadığımızdan değil sevgili okuyucularımız. Tembellik, sadece tembellik. Hazır yarın öbür gün sezonun dizileri araya girmeye hazırlanırken boş durmayın diye size yepisyeni BBC dizisi tanıtayım, onunla vakit geçirin.

Exile, mayıs ayında BBC One’da yayınlanan 3 bölümlük psikolojik gerilim-drama dizisi. Londra’da kuşe kağıt bir gazetede siyasi magazincilik yapan Tom arkadaşımız alkol, karı-kız derken bi düşüşe kendini kaptırıyor. Yıllar evvelsinden babasından yediği dayağı unutamadığından evi terketmiş olan biraderimiz, babasına bunun hesabını sormak için doğru zamanın hazır dibi gördüğü için şimdi olduğuna karar veriyor ve evine geri dönüyor. Fekat ne görüyoruz, babası Alzheimer, ablası bakıyor yıllardır. Aslında babası da yerel gazetede bayağı başarılı bir gazeteciymiş, zati Tom da babasının Osmanlı tokadını unutamasa da onun izinden yürümeye çalışmış. Ha tabii başarılı olamamış ama bunu da kafaya aldığı darbeye bağlıyoruz. Her neyse, “baba o tokadın sebebi neydi?” başlıklı sorunun cevabını almaya çalışırken Tom babasının yarım bıraktığı haberin peşinden sorularını, sorunlarını, gönül bağlarını ve babasıyla ilişkisini toparlamaya başlıyor.

Konu budur. 3 saatlik oldukça iyi bir toparlayışla bir iyileşme hikayesi aslında. İşin içine politik öğeler yerleştirmek en fazla gerilim yaratmaya yönelik olmuş ama bence ona gerek de yokmuş. Zaten yeterince merak ediyor izleyici başta dayağın sebebi olmak üzere her bölüm sonunun ertesini. Genelde bir saatlik drama dizileri de sıkar beni ama oldukça akıcı ve sürükleyici bir gidişatı var bunun. Hani “daha ne kadar kaldı bitmesine” diye bir şey sormadım, öyle diyeyim. senaryo itibariyle fazla gelen hiçbir şey yok ama belki eksik olabilecek Tom’un başlangıçtaki hayatına çok değinilmeden geçilmiş. Gerçi oralar da önemli değil pek.

Oyunculara gelince…John Simm bebeğim, bir kere bunu baştan söylemeliyim. Diziye de dikkat etmemin sebebi kendisi aslında. Mükemmel oyunculuğunu çocukluğumdan beridir –gerçekten çocuktum ilk filmini izlediğimde ve o zaman da tapmıştım- takip ederim, ama bu sene favori Brit oyuncularım listesinde ilk 10’a girmiş bulunuyor. Üşenmediğim bir gün oynadığı her şeyi yazarım belki, Life on Mars başta olmak üzere. Jim Broadbent’i ise belki Harry Potter filminde Slughorn olarak tanıyor olabilirsiniz. Kendisi Alzheimer rolünü –Allah kimsenin başına vermesin- pek güzel oynamış; o boş bakışlar, ilgi ve bakım isteyen yaşlı adam hali pek dokunuyor. Gerçi şimdi

düşünüyorum da Slughorn da benzer bir tipti. Abla rolündeki Olivia Colman genelde küçük rollerin insanı olsa da bence gizli yıldızdı burda. Hepsinin yanında Claire Goose insanına bir parantez açmadan da edemeyeceğim. Çok güzel kadın yahü. Tom ve Mandy ikilisinin beraber oldukları her sahne gözüme pek doğal, pek yumuşak geldi. Genelde romantik sahneler olmasa da işte o doğallık yok mu, beni benden alıyor. Sırf bu yüzden silmeyebilirim bile diziyi.

Her neyse, kısa keselim Aydın havası olsun. Zaten dizi de kısa. Bayramda seyranda sevmediğiniz akraba-talükat geldiğinde içeri kaçıp bir temiz hava niyetine izlenebilecek kaliteli bir BBC yapımıyla yine karşınızda önerimizle duruyoruz. Ha Big Bang izlersiniz, diyecek bir şeyim yok ama arada bir arkadan gülen adam efekti gelmeyen diziler izlemekte de fayda var diyorum.

Si ya!

Yılın Hedehödösü#2: Diziler

Gökçeye bu maddeyi de kaptırmamak için elimi çabuk tutmam gerek! Girişi kısa keselim, bu sene
izlediğimiz dizilere bakalım:

Dr. Who

Bu yaz hayatımıza girdi. David Tennant’ın oynadığı 10. Doktor gezegenimizi Sycorax’lardan kurtardığı anda gönlümüzü fethetti, buralarda kendisine düzdüğümüz övgülerin haddi hesabı yok. Dünyanın bu en uzun süreli bilimkurgu dizisinde belki muhteşem efektler yok, ama senaryo, oyunculuklar ve British accent 3’lüsüne karşı koymak mümkün değil. Ve tabii ki: Exterminate! Exterminate! Exterminate!

Sherlock

Tanıtımını yaptık, ama tekrar tekrar dikkatinizi çekmekte sakınca görmüyorum. Sherlock
bu senenin başında Robert Downey Jr. ve Jude Law’un Sherlock Holmes’un ekmeğini yiyor olabilir, ama nasıl Guy Ritchie farklı bir tat getirdiyse, Sherlock’ta da farklı bir hava var, izlenesi, 2. sezonu beklenesi. Zaten sadece 3 bölüm, bir göz atın.

Behzat Ç.


Listedeki tek Türk dizisi. Başta Erdal Beşikçioğlu olmak üzere, bir kişi hariç muhteşem performans sergiliyor bana kalırsa. O kişi de Survivor’ın ekmeğini bu seferlik yiyor olabilir, ama devamlı koptu kopacak bir surat ifadesiyle ne kadar dayanır, bilinmez. Neyse. Açıkçası Ankara’yı ve Ankara insanlarını da bana sevdirdiği için ayrı bir yeri var Behzat’ın, en sevdiğim dizilerden birinin çekildiği şehirde yaşamak hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Senaryo+oyunculuklar dehşet, hala izlemiyorsanız geç kalmış sayılmazsınız.

The Big Bang Theory

Sheldon’ın kız arkadaşı var. Yeter bence bu bir süre daha. Bazzinga!

 

 

Black Books

Sadece 18 bölüm olmasına rağmen, 2004 yapımı bu dizi tutkal blog sahiplerinin ve eminiz ki bazı okuyucularımızın hayallerini televizyona taşıyan, hep aradığımız yaşam standartlarını
izlememizi sağladı: Şarap, bir dükkan dolusu kitap, sıfır sorumluluk, pisliğe bağışıklık ve sonsuz, uçsuz bucaksız huysuzluk! Dylan Moran’dan “Ah bir kitapçı dükkanım olsa, entel dantel takılsam” diyen
tüm dostlarımıza geliyor!

True Blood

Sookie Stackhouse ne zaman maço olduğu kadar işe yaramayan vampir sevgilisi Bill’i bırakıp Viking Eric’e gidecek? Sookie’nin aslında olayı ne? Jason’a ne olacak? 3. Sezon abuk bitti, ama 4. Sezonu iple çekmemize yetecek kadar iyi bir dizi, maalesef yazı bekleyeceğiz.

 

 

Merlin

Doğruya doğru, eğriye eğri, Merlin bütün Kral Arthur efsanesini allak bullak edip çorbaya çevirdi, o açıdan hiçbir değeri yok. Ama zevkli dizi. Gwen çok çirkin olabilir, Merlin büyü yaparken çok uyduruk konuşup burun deliklerini kocaman açabilir, İngiliz dizilerinin genel problemi olan görsel efektlerde de tatmin edici olmayabilir, ama aradığımız pek çok şey var: kavuşamayan aşıklar, komedi, macera, fantezi, dostluk, ihtiras ve haksızlık! Tabii bunların bazısı saçma, bazısı fazla uzayıp sakıza dönen şeyler ve klasik hikayeye bağlı kalınmaması ne olursa olsun sinirimizi bozuyor, ama 3. Sezonu bekleyen bizler için artık şikayet etme zamanı geçeli çok oldu.

Aşkı Memnu

Değil bir seneye, etkisi çok uzun sürecek senelere damgasını vuran, aşkıyla ihanetiyle Beren’iyle ve Kıvanç efendisiyle hafızalardan silinmeyecek bir dizi oldu. Bugün Baba Evi nasıl şevkatle hatırlanıyorsa, Aşkı Memnu ihtirasla anılacak.

Bu seneye damgasını vuran diziler sadece bunlar mıydı? Tabii ki hayır! Diğer David Tennat dizileri,
Blackpool ve Single Father’ı biliyorsunuz, House’un son sezonu çok iyi gitmiyor, HIMYM da baymaya
başladı, alışkanlıktan izliyorum, GG eski tas eski hamam, kimin eli kimin cebinde belli değil (Chuck ve Blair hariç herhalde), Spartacus’u izlemedik (aaaa diyen sesinizi duyuyorum ve duymamazlığa
geliyorum), Fringe’in ilk bölümünü izledim ve beğenmedim, onun yerine X-Files izleyin daha iyi.

Genele bakacak olursak Dr. Who hayatımızda yeni bir dönem açtı, bu konunun üstüne gideceğiz, cesaretimizi toplayabilirsek sadece 2005 ve sonraki dönemi değil, bütün Doktor Who evreni hakkında ayrıntılı inceleme sunmak gibi bir hayalimiz var.

Yılın diğer hedehödösüne kadar, so long!

Bir Sherlock varmış, canı sıkılan…

BBC adamımız. TRT böyle olsa, ciğerimi yese keşke. Ama yok, BBC açık ara en süper devlet kanalı. Yine muhteşem bir diziyle bizi mest etti: Sherlock. Günümüzde geçen hikayede, adından da belli olduğu gibi Sherlock Holmes başrolde. Ve tabii yanında Dr. Watson.

Sherlock rolünde Benedict Cumberbatch, Watson rolünde eski Arthur Dent, Martin Freeman var. Burada Martin Freeman için birkaç cümle edeceğim: Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde de yine bizleri, sıradan insanları temsil ediyordu, burada da Dr. Watson olarak normal insanların “manyak mısın bilader” diyeceği Sherlock Holmes’un yanında son derece normal, sıradan bir insan olarak muhteşem bir iş çıkarıyor. Tabii Benedict Cumberbatch de kedi gibi gözleri, ince yapısı ve soğuk duruşuyla Sherlock için ideal karakter olmuş.

Benedict Cumbermatch & Martin Freeman

Sherlock, zengin bir ailenin gereksiz zeki ve işsiz çocuğu olarak Scotland Yard’a yardımcı oluyor; kendisi ilk ve tek “danışman dedektif”. Bildiğimiz Sherlock’tan pek de farklı değil aslında, ancak Holmes’un elinde görmeye alışık olduğumuz piposu yerini nikotin bantlarına bırakmış. Watson ise Afganistan’dan dönen bir  asker doktor. Tesadüf sonucu tanışırlar ve Watson Sherlock’un yanına ev arkadaşı olarak Baker Street 221B’ye taşınır ve beraber olayları çözerler. Daha doğrusu Sherlock çözer, Watson da “manyak mısın bilader?” tarzında yanında takılır, ayak işini yapar, zira yapacak daha iyi bir işi yoktur.

Günümüzde geçtiği için Sherlock devamlı elde telefon, internetle haşır neşir, hemen gerekli bilgileri elde ediyor, ama çılgın gözlem yeteneği asıl ağzımızı açık bırakan şey. Dikkatlice yapılan saptamalar, ince laf sokmalar, sadece Sherlock’un görebileceği detaylar… Dizide bir başka dikkat çekici nokta da müzikler. David Arnold ve Michael Price’ın el attığı müzikler arasında Stargate, Casino Royale, LotR da var. Genel olarak dizinin kalitesi oldukça yüksek, çekimler için devlet bütçesini kısmaya gerek görülmemiş. Tabii günümüz Londra’sında geçmesi de ayrı bir kolaylık, ama izleyince anlarsınız. Senaryo da çok sevgili dizimiz Dr Who senaryosuna da sık sık el atan Mark Gatiss ve Steven Moffat elinden çıkmış, hatta Mark Gatiss Sherlock’un abisi Mycroft rolünde de göz dolduruyor.

Sadece 3 bölümden oluşuyor, her bir bölüm 90 dk. İlk bölüm “A study in Scarlet” hikayesinin, 2. bölüm “The Dancing Men”in, 3. bölüm ise birkaç hikayenin birden adaptasyonu.  Sherlock Holmes’u açıkçası sadece popüler kültürden biliyoruz, kitaplarla pek ilgilenmedik şimdiye kadar, o yüzden ne kadar Arthur Conan Doyle mezarında ters döndü, herhangi bir fikrimiz yok. Bizi mest etti, orası ayrı, belli ki tüm izleyicileri de mest etmiş, IMDB notu 8.9. Hatta yapımcıları daha da bir mest etmiş, 2. sezonu da geliyor, e zaten gelmeli, 3. bölüm çok abuk bitti.

Buyrun izleyin, trailer da aşağıda: