Etiket arşivi: 2011

Sisters Kardeşler: Bir Western Kitabı

Merhabalar değerli okuyucularımız,

Bundan önce Brit Diaries’i bitirmem gerekti fakat bir üşengeçlik, bir tembellik ki sormayın. Onun yerine pasımı alacak başka bir konu seçtim kendime. O da yeni alıp okuduğum Partick DeWitt’in Sisters Kardeşler (Sisters Brothers) adlı kitabı.

Şimdi isim üzerinde yazar pek düşünmemiş belli, yoksa böyle küçük numaraların adamı olmak hoş değil. Zaten değildir diye düşünüyorum zira kitap 2011 Man Booker Ödülü finalisti ve başka ödüllerin sahibi, yazarın diğer bir kitabı da aynen ödüllü, bu kitap geçen yılın en iyileri arasındaymış vs vs. Yine de şahsen koltukname‘de görmesem gözümün ucuyla dönüp de almazdım. Ben klasikleri severim, yıllık okumaya karar verdiğim kitaplar vardır, araya girilmesinden hoşlanmam. Yine de daha yeni adım atmaya karar verdiğim Amerikan klasikleri için bir ön hazırlık olur diye düşündüm.

Sisters Kardeşler, Amerika’da altına hücum zamanı iki kiralık katil kardeşleri anlatıyor. Charlie daha agresif, yaptığı işten zevk duyarken Eli -ki kendisi öyküyü anlatan kardeş- bu işleri bırakıp gömlek dükkanı açmak isteyen bir tip. Charlie de biraz eziyor Eli’yı, bu işe uygun olmadığını, bırakıp giderse kendisine hiç koymayacağını söylüyor her kardeşinin şikayet etmesinde. Velhasıl, bunlara bir elemanı öldür diyorlar, o yolda başlarına gelenleri okuyoruz. Hikaye aslında gayet akıcı, sayfalar güzel güzel dönüyor fakat bir sorun var ve bu sorun yazardan kaynaklanmıyor.

Bu sorun çevirmen. Kimin çevirdiğine bakmadan önce dedim ki elemanın herhalde ilk çevirisi. Çünkü hikaye akacak, ilerliyor fakat o da nesi? Önünde kocaman bir taş! Eski filmlerde “Lanet olsun Allah’ın cezası” tipinde dublajlar vardır ya, böyle sakil durur konuşmanın içinde, öyle bir durum var. Birebir çeviri tutan bir şey değil, buna inanan biri olarak da Avi Pardo’nun çevirisini kitabı yeni çıkan bir yayınevinden ve  acemi bir çevirmenden okur gibi okudum. İki dili birbirine yedirememiş, okuyucuyu bence pek de içine çekememiş. Mesela esprili bir kitap diye yazıyor her yerde, ben göremedim o esprileri. Her cümlede de “bunun ingilizcesi bu galiba” diye düşünmek bir yerde yorucu oldu ayrıca. Ve her şeye rağmen Avi Pardo zilyon tane kitap çevirmiş bir insan.

Velhasıl, kitap güzel, okunabilir, hafif. Western konulu filmleri, kitapları severseniz kesinlikle hoşunuza gider. Yine de daha esaslı bir şeyler isteyenler için doğru kitap olduğunu düşünmüyorum.

Reklamlar

50/50

Bu yazıyı tüm genç yaşta boğuşmamaları gereken hastalıklarla boğuşan arkadaşlarıma ithaf ediyorum.

50/50, Joseph Gordon-Lewitt’in 27 yaşında omurilik kanserine yakalanan birini canlandırdığı 2011 yapımı film. Gelecek hafta Türkiye’de vizyona giriyor.

Seth Rogen'ın bu surat ifadesini filmde görüyoruz.

Adam, hem hastalığını kabullenmeye çalışıyor, hem abuk kız arkadaşının aldatmasını kaldırmaya çalışıyor, hem acemi terapistine karşı medeni olmaya çalışıyor, hem de Alzheimer olan babasına bakan annesinin endişelerinden sıyrılmaya çalışıyor. Bu arada liseden arkadaşı Kyle en büyük destekçisi durumunda, ama o da arada rotasından sapar gibi görünüyor, ki öyle olmadığını da filmin sonunda anlıyoruz.

Kesinlikle acıklı bir film değil, baştan belirteyim. Zor bir sürecin sadece hastayı değil, yanındakileri de nasıl etkilediğini gösteriyor, ama dediğim gibi, acıklı bir şekilde değil. Bazı yerleri özellikle komik, ki burada Seth Rogen’ın hakkını vermek lazım, herkese böyle bir dost gerek, Adam’ın kız arkadaşının aldatmasını görüp de “ay kalbi kırılmasın çocuğun, ben söylemeyeyim boynuzlandığını, kötü olur” demeyip, belgeleyip de çocuğu kızdan kurtarmasını ayrı takdir ettim. Terapistin acemiliği, kendisini oynayan Anna Kendrick’in acemiliğiyle paralel değil. Artık  “olmuş” diyebileceğimiz kıvama geliyor kendisi. Twilight zaten oynadığı en kötü film, onun haricinde yükselişte olan, takip edilesi bir oyuncu. İzleyin derim, ben özellikle puan vermiyorum, ama IMDB 7.9 vermiş.

Buradan sonrası tamamen kişisel, çünkü bu bir blog, benim açtığım bir blog, ve biraz konuşmaya ve yazmaya ihtiyacım var. Bu filmi özellikle izledim, çünkü en başta dediğim gibi, bazı arkadaşlarım da genç yaşta olmasına rağmen ciddi hastalıklarla uğraşıyorlar. Hepsi de üstüste geldi biraz. Geçen ağustostan beri kendi ailemde de ciddi sağlık sorunları yaşıyoruz, çok sevdiğim eniştemi de kaybettik, en yakın arkadaşımın ailesinde  devamlı birileri hastalanıyor, sonra en eski arkadaşımın kanser olduğunu öğrendim, sonra da hasta bir adamla arkadaşlık kurdum. Tam 20 gün önce de ilk erkek arkadaşımdan ayrıldım. Canım sıkkın dostlar. Hepimizin umuda ihtiyacı var, gencinden yaşlısına. Her şeyin daha iyi olacağına dair, elle tutulabilir, somut umutlara ihtiyacımız var. Neden hastalandık da ölümle yüzyüze geldik, ne yersek iyileşiriz, daha ne kadar yaşayacağız, hayatta kalmaya değer mi sorularına yer bırakmamak için ne yapmalı? Aklıma gelen tek şey umut etmek. Hasta yakını, hasta dostu olarak başka ne yapabilirim, ne söyleyebilirim bilmiyorum. Söyleyecek çok şey var, ama sanırım burası yeri değil.

Olmak istediğim kadar kötü, acımasız ve duyarsız biri olamadığımı da öğrendim sayenizde, ne kadar teşekkür etsem azdır (sarkastik oluyorum burda).

Dikkat Bulaşıcı: Contagion

Ard arda salgın filmi anlatmak ne kadar hayırlı bilemiyorum ama elinizi kolunuzu güzelce yıkayıp dolaşırsanız bir sorun çıkmaz herhalde. Gerisi de kısmet. Zaten Contagion/Salgın da önlenemeyen bir salgının başlangıcını ve amerikan insanının böyle bir durumda ne yaptığını kabaca özetliyor.

Konuyu aslında özetledim: Hong Kong’da iş toplantısına giden ablamız dönerken bavuluyla birlikte dokunmayla yayılan bir virüsü alıp memleketine getiriyor. Bunun ardından 4-5 aylık salgın süresince diğer devletlerin davranışlarını, normalden panik haline geçişi, ilaç firmalarının kabaca hareketlerini ve aşı geliştirme sürecini toptan özet halinde görüyoruz. Bütün bu hengamenin içinde bir de blogger izliyoruz, kendisi günümüz anaakım bloggerların (yani bizim gibi canı isteyince yazıp günlük 15 okuyucuya seslenmek yerine 12 milyon takipçiye her gün yayın yapan cinslerden bahsediyorum) toplum üzerinde nasıl manipülatif bir etkiye sahip olduğunun da göstergesi.

Oyuncu bolluğu aslında filmi dikkat çekici kılan tek unsur. Gözümüzü Gwyneth paltrow’la açıyoruz, arkasından Matt Damon, Laurence Fishburne, Jude Law, Kate Winslett, Jennifer Ehle, Marion Cotillard gibi isimler geçit yapıyor. Burda yönetmen Steven Soderbergh’in de oyuncular gibi bir nevi yıldız olması ve filmlerinde ünsüz bir insan evladını oynatmak şöyle dursun Ocean ve kankalarındaki gibi

popüler isimleri yanyana koymak gibi zevklerinin olması bizi bu kadar insanla yüz yüze getiriyor. Üstelik bu bollukta eleman harcamaktan kaçınmaması da ayrıca hoşuma gitti. Herkese eşit mesafede durulmuş, kimse adım önde dursun dememiştir herhalde. Bunun yanında bu kadar adamı tek tek öne çıkartmamak, karakter gelişimi ve hikayesi adına büyük eksiklik.

Müzikleri Drive’da da dikketimizi çeken Cliff Martinez yapmış. Açıkçası bana Social Network’te Trent Reznor & Atticus Ross ikilisinin tınılarını çok çağrıştırdı. Bunun kesinlikle kötü birşey olmadığını da belirtmeliyim. Aksine filmi gerilim kategorisine sokabilecek en önemli etken müzikler. Hali hazırda elektronik müziği seven şahsım, hem Drive’da hem de Contagion’da iyi iş çıkartmış Cliff Martinez’i takdir etmeden geçemiyor.

Neticede Contagion bir distopik film olmaktan çok uzak. Günümüzde her 3 yılda bir uluslararası salgın yaşandığı düşünülürse güncel ve gerçekçi bir sağlık/gerilim filmi olarak izlenebilir.

Perfect Sense: Duyuların Bittiği Yer

Geçtiğimiz 2011’in en hevesle beklediğimiz distopik İngiliz filmi Perfect Sense’ti. Zaten başka da çıktı mı, haberim yok. Bu kadar heveslenmemizin en esas sebebi başrolde Ewan Mcgregor’un olması bir yana, Eva Green’in de resmen filmi şereflendirmesi olmuştur. Kadın varlığı sebebiyle oynadığı her filme gerçek ötesi bir hava katıyor ki Perfect Sense için doğru bir seçim olduğu bu haliyle kanıtlanıyor.

Filmin konusundan bahsedersek, dünya acayip bir hastalığın pençesinde. İnsanlık önce asabiyet ve depresyonla başlayan ardından da 5 duyunun tek tek kaybedilmesiyle devam eden bir salgınla başetmeye çalışıyor. Baş etmek diyorum çünkü aslında film boyunca gördüğümüz olay tam anlamıyla bu, uyum sağlamaya çalışmak, iletişime devam etmek ve belki de insan kalmak. Hastalığın ilk başladığı dönemde yeni tanışan bir çift görüyoruz; biri şef, diğeri de epidermiolojist. İkisinin ilişkisi hastalığın seyrine göre biçimleniyor doğal olarak.

Velhasıl filmin bir güzel, bir de kötü yanından bahsetmek gerekirse konunun aslında oldukça ilgi çekici olduğunu belirtmekle başlamalıyım. Hislerin kaybolduğu bir dünya düşünmeden edemiyorsunuz filmi izlerken: yanınızdaki kardeşinizi göremediğiniz, arkadaşınızın sesini bir daha duyamadığınız, hayatınızın devamı için temel besinden başkasına ihtiyaç duymadığınız, evden işe giderken yolun kenarındaki yasemin ağacının kokusunu bir daha duyamadığınız bir dünya. Zor ve rahatsız edici. Bir anda duyularınızın farkına varmanızı ve takdir etmenizi sağlıyor. Bunun yanında insanın hayatta kalma içgüdüsüyle nasıl bir uyum sürecine girdiğini görmek de etkileyici. Restoranların kapanmaması, insanların ormanın kokusunu unutmamaya çalışması gibi ayrıntılar filmin üzerine yayıldığı taban. Kötü olansa çiftimizin konunun ortasında var olmaları. Başta dediğim gibi ikisini de çok severim, her ikisi de açık ara bebeğim kategorisindedir ve ikisini beraber izlemek büyük keyif ama sanki film benim gibiler için çıtır çerez olsun amacıyla çevrilmiş hissi yarattı zaman zaman. Yani iki süper görünümlü oyuncuyu –ki ikisi de filmlerde gayet rahat soyunup sevişen insanlar- koyalım, konuyu derinleştirmek yerine fanboy/fangirller coşsunda coşsun bunlar sevişirken demişler sanki. Ayrıca aşkın biyolojik ve kimyasal bir olay olduğu ortadayken ilk kaybolan hisle (koku) ilişkinin sonuna gelmelerini beklerdim. Hem sonra bütün olayların ortasında bu kadar “sevgilim de aşkım” diye tutturmanın alemi yok bence.

Yine de çok anlamsız bir filmdi diyemeyeceğim. 6,5/10 verdim. Belki ilerde konuyu daha etkin biçimde ele alabilir birileri. O zamana kadar Children of Men bundan daha iyiydi demeye devam edebiliriz.

*Korkunç başlığı Tuğçe’ye borçluyuz:)

Sleeping Beauty: Uyansa Dert, Uyanmasa Dert

1 ay olmuş yazmayalı. Halbuki bu bir ayda bir sürü yeni grup dinledik, neredeyse hepsini sevdik, bir sürü filmi izlemeye mahzar olduk ve bir-iki kitap bitti galiba. Velhasıl, bu seçeneklerden en kolayı ve sanırım ki blog okuyucularımızın en ilgisini çekebilecek olanı geçtiğimiz Film Ekimi’nde gösterime giren Julia Leigh’in Sleeping Beauty’si olsa gerek. Zira cıbıl genç hatun denilince hangimizin aklı çelinmiyor?

Öncelikle belirtmem gerek ki Emily Browning en sevdiğim genç nesil oyuncu değildir. Tuğçe’nin aksine Sucker Punch’ı da beğenmemiştim. Bunun en büyük sebebi bahsi geçen ablamız olmasa da kendisinin hiç emeği yok diyemem. Biraz burnu büyük bir havası var; beyaz tenliyim, kocaman dudaklarım var, Şoray kanunlarıyla yaşamıyorm ve ukala Avrupalı kadın modeline daha anlamını çözmeden çoktan uyum sağladım gibi bir imajı var bende. Sevemem ben bunu. Ama filmi kızdan bağımsız değerlendireceğim, söz.

Konu aslında iç gıcıklayıcı. Bilmeyenler için anlatalım: Lucy üniversitede çalışıp para kazanıyor, işte barda temizlik, ofiste fotokopicilik vs. Ama sanırım yetmiyor gençkızımıza ki gördüğü başka bir ilana başvuruyor. İş tanımı biraz Eyes Wide Shut tarzı gizli bir toplulukta garsonluk, daha sonrasında da bir uyku ilacıyla uyutulup geceyi müşterilerden biriyle geçirmek. Ama bu arada herhangi bir ilişki söz konusu değil. Yani enteresan ve ilgi çekici olduu kesin bir hikaye. Fekat iş karakterlere gelince…

Lucy soğuk bir kız. Hani yaptığı iş dolayısıyla da belki soğuk olması gerek ama genel olarak da ve hatta film oyuncusu kimliğiyle de pek görev bilinciyle hareket ediyor gibi. Bir kere bu bizi filmle aramıza bir mesafe koymaya sürüklüyor. Yani kıza herhangi bir sempati besleyemiyoruz. Çünkü okuduğu her ne ise nasıl bir işe ihtiyacı var ki kendini satmak zorundasın? Ayrıca ders de çalışmıyor. Hani çok ödevini, okumayı önemser de okulu bırakamaz. Okula da görev gibi gidiyor, okul parasını da zorunluluktan çıkarıyor, garsonluğu da öyle, arkadaşlığı da. Lucy’nin bir de arkadaşı var Birdmann. Hasta bir eleman ama hastalığı ne pek çıkaramadım. Her neyse, bunların arası da iyi ama acayip bir halleri var, adam buna pek sevecen, kız da –yine görev gibi- evlen benimle falan diyor, böyle iyi arkadaşız ama az konuşup birbirimizi anlamayız tipleri… Ben elemanın amacını çözemedim mesela. Yani senaryoya katkısı ne, kızın hayatındaki yeri ne, olayı ne, o ne bu ne?.. Bu ikisinin dışında iş veren Clara var. Zaten bir tek onun varlığı bir şekilde sahnelerde duygu -o da ε kadar hani- anlamına geliyor. Çalıştırdığı kızlara karşı bir sorumluluk gösteren, bir nevi de koruyan bir kadın. Ben beğendim, kadın hakkında açık bir soru uyanmadı bende.

Genel anlamda ise hem senaryo, hem oyuncular hem de çekim olsun oldukça soğuk geldi bu film bana. Herhangi bir albenisi olmayan, sanat filmi çektim demek için az diyalog, bol kesik sahneler, ilk sahneden itibaren anlamını kaybeden –hele ki çocuk vücutlu biri söz konusuyken- anlamsız çıplaklıkla ilgi çekmeye çalışan amatör bir film gibi. Yine de şurada hakkını yemeyelim, Uyuyan Güzel’e kabaca göndermeleri var ama filmi hoş kılmaya yetecek kadar baskın bir amaç sezilmiyor. Bence büyütüldüğü gibi değil.