Etiket arşivi: 2010

Submarine: 6 mil derin

Histerik oğlan çocukları hiçbir zaman aralığında hoşuma gitmemiştir. Az önce izlemiş bulunduğum Submarine filmindeki Oliver Tate de bu hoşlanmadığım eleman tipine dahil. Ama bu filmi sevmediğim anlamına gelmez tabii.

Submarine herhalde bu sene piyasaya düşen en popüler indie filmlerden biri oldu. Sebebi Alex Turner’ın soundtracke el atmış olması mı yoksa genel anlamda The Strokes’un parladığı ilk dönemlerden beri (yani benim hatırladığım kadarıyla o dönemlerde başladı bu) garip huylu, antisosyal,  omuz yukarda-baş önde erkek grubunun anlamsız ve gerçeküstü biçimde sahnede güzel durduğu fikrinin bugün bu filmle zirveye çıkmış olması mıdır bilemiyorum. Belki de bu tiplerin aşık olma prosesinin sevimli bir biçimde incelenmesinden kaynaklanıyor olabilir. Sevimli şeylerin sevimli oldukları için satıldığını bildiğimiz halde biz de aldık. Yani sevdik. Yani sevdim, Tuğçe ne düşünüyor bilemiyorum.

Farkedildiği üzere tipe gıcık olmam bir kenara bırakılırsa hoş geçen bir bir buçuk saatti. Oliver elemanı sınıfın kendisi kadar acayip kızı Jordana’nın ilgisini çekiyor, ilişkileri ilerlerken Oliver’ın kendisinden de garip aile bireyleri arasında bir uçurum baş gösteriyor ve elemanın orta yerde her iki durumla da baş etme sürecini izliyoruz. Aslında gayet doğru fikir yürütmeleri de yok değildi, Oliver elemanını takdir ettim belli yerlerde. Bilinçli çocuk vesselam.  Zaten öyle de olmalı. Bir çocuğun o yaşlarda hayatında başka ne gibi problemleri olabilir ki?! Ailesi ve manitası.

Çocuk deyince belirtilmesi gereken başka yer de Oliver’ın ergen olması galiba. Belki Oliver’a uyuzluğumun sebebi budur, benden küçük olması. O yaşlarda ben hiç böyle hissedememiştim. Yani beceremediğimden değil de, fırsat olmadı, başka şeylerin peşinden koşuyorduk. Ama ortada alternatif de bir hayat var, değil mi? Lisede aşık olabileceğin, gözünü kapayan, gönlünü okyanus kadar büyüten, seni denizaltı gibi o okyanusun altına çeken bir alternatif. Tabii dediğim gibi ben bilemem, ama filmin bana verdiği ana fikir bu.

Siz, ortalama bir aşkı ergen hayatına sokmuş sıradan insan! Bence bu filmin tadını en çok siz çıkarabilirsiniz; var olduğuna inanmadığım şeyleri çürütmeye yönelik bu filmi izlerken. Çünkü gerçekten güzel bir film. Alex Turner’a rağmen. Zira onu da sevmem.

Konuk Yazardan: İki Süper Tavsiye Birden Kuşağı

Bu yazıyla birlikte konuk yazar uygulamasını hayata geçirdiğimizi duyuruyorum.

Sevgili K., bu blogu da okuyan, ayrıca okumasa bile önemli değil, dizi konusunda tanıdığım herkesten daha donanımlı, araştırmacı ve başarılı değerlendirmeleri olan, konusuna hakim bir dostum. Yazıyı yazalı bir süre oluyor, bu arada ben de onun önerisini dinleyerek Big C’yi de izledim ve gerçekten zaman harcamaya değer olduğunu düşünüyorum. Zaten geçen zaman içerisinde Golden Globe açıklanarak ödül de aldı. Bu sebeple kendisine blogumuzda değerli fikirlerini paylaştığı için teşekkürü bir borç biliyor ve sizi önerileriyle başbaşa bırakıyorum.

En çok ağladığım film mi? 2 ay kadar önce sorulsa cevabım netti – “Babam ve Oğlum’da bile güldüm” .  Belki aşırı üzüntü anlarımdaki tepkimin gülmek olması, belki birlikte filmi izlemeye gittiğim arkadaşlarımın ağlamaktan şişip, tıkanmış görüntülerinin acayip komik olması , belki de her ikisiydi sebep. Sonuç olarak ağlamadım. Ağlamayı sevmediğimden değil, inanılmaz rahatlatıcı buluyorum aksine. Ağlak bir insan değilim sadece. Aman neyse ne!

Ağlamıyorsam hiç etkilenmiyor değilim. Tabiki çoğu film içime işlemiştir. Bu ağla(ya)mama huyum, bir arkadaş ortamlarında birçok kere film tavsiyesi almama sebep oldu. Ve bu da beni, İDO feribotundaki ağlayarak rezil olmama ramak kalışımın trajik ve bir o kadar komik hikayesine  adeta sürükledi.

İlk önerim, zaten yeterince açık  bu anımın tek bilinmeyeni, yani filmin adı ; Kız Kardeşimin Hikayesi (My Sister’s Keeper). Filmi tabiki tavsiye ediyorum. Tabiki ağlamadım yine. Ama bu sefer içimden gelmediğinden değil. Ortamın müsait olmayışından.

Bunca şey yazdım ama esas konu olan ikinci tavsiyeye gelemedim.  Zaten tavsiye edeceğim diziyi daha çekici kılmak için fazla laf dökmeyeceğim.  Her ne kadar daha çok drama kategorisine girdiğini düşünsem de, Golden Globe en iyi komedi dizisi ve en iyi komedi dizi- bayan oyuncu ödüllerine aday oluşu bile bir şansı hakketmesi için yeterli bence. Fazla bilgi de vermeyeceğim. Açın bakın IMDB’ye. Ancak şunu söyleyebilirim ki başrol bayanı inanılmaz bir oyuncu.  Laura Linney. Yan karakterler ve sözüm ona konuk oyuncular- yerleşik düzene bir an önce geçseler hiç fena olmaz- ayrı bir başarılılar. Bu arada ufak bir ayrıntıyı atlamışım sanırım, belki farkedenler olmuştur. Dizinin adı : The Big C.

Kısaca konusundan da bahsedeyim. 40’lı yaşlarda bir bayanın hayatı. Bayana ait birkaç özelik ise şöyle ; kesin tedavisi henüz olmayan bir çeşit kanser hastası,  lise öğretmeni, ergen bir erkek çocuk annesi, gönüllü evsiz+çevreci bir erkek kardeş ablası, sorunlu evliliği olan bir eş, vb. Tüm bu şartlarda bile kalan süresini en iyi şekilde değerlendirme çabasını inanılmaz şekilde işliyor. Dizi, çok güzel olması yetmezmiş gibi bir de yarım saatlik olanlardan, yani tadı damakta kalan cinsten.

İlk sezonu yeni bitti. 2011’de ikincisi gelecek. İkinci sezonu görmemek çoğu dizi için kötü olma göstergedir. Bazen ilk sezondan biten, çok sevdiğim diziler olmuştur. Bu durumda ikinci sezonu görmek iyi dizi olma göstergesidir, demek daha doğru olur. Bitirmeden hafiften konuya da değinmiş oldum. Bahsetmemek olmazdı. Ayıp.  Zaten dil, anlatım ve üslup vasat. Bari içerik birşeye benzesin. Bir yerde çok sevgili arkadaşım, nam-ı diğer Palmoth’un ve değerli bacısının misafiriyim. Böyle bir şans ve şeref herkeslere de nasip olmaz. Teşekkürler,  G.ğerim;).

K.

Bunları Hatırlıyor musunuz? – Yılın Kendisi: 2010

2012’ye sadece 2 yıl kala nelerle uğraştık? Nelere sinirimizi bozduk, nelerle mutlu olduk, neler bizi umutsuzluğa sürükledi, nelerle bulutlar aralandı? En önemlisi, unutmamamız gerektiği halde neleri unuttuk, neleri gözden kaçırdık, hayatın keşmekeşi içinde neleri atlamak zorunda kaldık?

  • Avatar ve 3D sinemanın hali: Açıkçası Avatar’a gitmeyip evde 2 boyutlu izlemeyi, daha doğrusu göz atmayı tercih ettim. 3D için HP7.2’yi bekleyeceğim. Sinemaya 3., hatta 4. boyutu geldi, ama nereye kadar bu iş hakkıyla kotarılıyor? Sağlam bir gişe, iyi bir filmden alınan keyif sadece 3D ile karşılanabilir mi? Clash of the Titans’ın hezimeti, sonradan eklenen 3. boyutun başarısız sonuç doğurduğunu gösterdi, Oscar’lar da mavi tonlu, rengarenk  Avatar yerine gri tonlu Hurt Locker’a gitti. Daha alınacak çok yol var sanki..
  • WikiLeaks: Yılın ortalarına doğru ilk defa duydum, ama asıl patlamayı aralıkta yaparak gündeme bomba gibi düştü. Julian Assange ve ekibi, tüm diplomatik dedikoduları ortaya dökerek birilerinin yüzünü kızarttı, birilerininse üstünden kaydı gitti. Ancak asıl amaçlanan şeye ulaşıldı sanki: Arkamızdan işler çevriliyor çevrilmesine, ama artık bu işler hakkında bilgi alabilme özgürlüğü istiyoruz. WikiLeaks bana kalırsa her şeyden çok kimin en çok sansürcü, kimin umursamaz, kimin özgür düşünceli olduğunu gösterdi. Türkiye umursamaz bir portre çizerken, Amerika başta olmak üzere adı geçen tüm ülkeler sansürcü kimliklerini ortaya serdiler, ben şahsen daha özgür düşünceli bir ülke duymadım.
  • Et fiyatlarındaki önlenemez yükseliş: Türkiye bu sene Angus ineklerini odağına alan bir et kriziyle sarsıldı. Ülkemizde hayvancılığın bittiğini ve tekrar canlandırmayı kimsenin aklından geçirmediğini de öğrendik bu arada. Taşıma suyla ne kadar değirmen döner bilinmez ama taşıma inekle çok uzun yol alabileceğimizi sanmıyorum. Bir gıda mühendisi olarak, bu kadar kötü şartlarda yüz binlerce kilometre yol kat eden bu hayvanlardan sağlıklı et çıkacağını da düşünmüyorum. Bir tüketici olaraksa en ilginç gelen şey, yerli malın ilk defa bu kadar popüler olması. Her konuda yurtdışı seviciliğimizi göstermekten çekinmezken birden “Çarşı her şeye karşı” tarzında yabancı ineklere karşı çıktık. Yedik mi peki? Hem de ne güzel…
  • Tophanedeki sanat galerisinin açılışında çıkan olaylar: Bunu ben de unutmuştum, neyse ki eski Newsweek’leri saklıyorum. Hatırlatalım hemen: Tophane’deki bir sergi açılışını basan bir grup, açılışa gelenlere dalmıştı. Neden olarak da içki içilmesi gösterilmişti. Türkiye’nin dışarıda eksen kaymasından bahsediliyor ama, içerde şaftımız kaymış kimsenin umurunda değil. “Endişeli modern” değiliz artık, basbayağı “korkan azınlık” olduk.
  • U2’nun gelişi: Başımız göğe erdi mi? U2 senelerce ülkemizdeki insan haklarının sağlanmadığını iddia ederek gelip konser vermeyi reddetmişti. Açıkçası Bono ve ekibi tribünlere oynuyor. Ne değişti, anlamadım. 23 senelik yaşamımda insan hakları açısından bu kadar karanlık bir dönemde olduğumuzu hatırlamıyorum. Egemen Bağış’ın yuhalanması ve Zülfü Livaneli’nin Bono’nun ağzını açık bırakacak şekilde “Yiğidim Aslanım” parçasını seyirciyle beraber söylemesi, en çok hatırda kalanlar. Sanırım sahte insan hakları savunucusu olmaktansa hala yiğit olmayı tercih eden bir gurup insan var neyse ki…
  • Allianoi tartışmaları: Tarkan ilk defa gerçekten işe yarar, kararlı bir tutum sergileyerek, sanatçı olmanın gereğini yerine getirdi, bana göre gerçekten sanat yaptığını kanıtladı. Arkeolojiden anlamam, ancak her yeri baraj yapma hevesimiz, binlerce senelik medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun zenginliklerini sular altında bırakacak. Devlet büyüklerimiz sanatçılara “İşlerine baksınlar” demiş olabilirler, ancak; a) büyüklerimiz kendi işlerine doğru düzgün baksalar çok süper olacak, b)sanatçının işi kültüre katkı yapmak, var olan kültürü korumak, dolayısıyla kendine sanatçı diyen herkesi bütün kültür değerlerimizi korumaya davet ediyorum.
  • 12 Eylül referandumu: Neyi oyladık biz? 26 maddelik pakette 2 madde hariç her şeye tamam dedik, o 2 madde yüzünden hayır bastık. Biz bastık tabii, referandumdan evet çıktı. Ne oldu peki? Kenan Evren yargılandı mı? Veya yargılanacak mı? YÖK, ‘80 anayasasının getirdiği en korkunç şeylerden biri olsa gerek, ve bu aralar gittikçe daha saçmalayan bir kuruma dönüştü (acaba neden?), kaldırıldı mı, kaldırılacak mı? İyi niyetli olsak bir türlü, olmasak bir türlü..
  • J.D. Salinger’ın ölümü: Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarı hakkında daha önce bilmediğimiz, yazarın özellikle bilmemizi istemediği tüm ayrıntılar orataya döküldü-dökülmek üzere. Meğer Salinger kendini herkesten saklamış. İyi de becermiş, ben kendisini sakladığını bile bilmiyordum mesela. Yılın en önemli kayıplarından biri.
  • 2010 Afrika Dünya Kupası ve vuvuzelanın ağzımıza sıçması: Yazın maç izleyebileniniz oldu mu? 10 milyar sivrisineğin kulağımın dibinde vızıldaması gibi bir ses yüzünden ben izleyemedim mesela. Vuvuzela saçmalığı neyse ki bitti gitti. Geride koskoca Dünya Kupası’na gidemeyen, güya dünyanın en pahalı takımlarının oyuncularına sahip Türk Milli Takımının burukluğu kaldı.
  • Türkiye’de Japon Yılı: Eski otakulardan kim kaldı? 2010 en çok onlara yaradı herhalde. Anime gösterimleri, ünlü mangakalar derken fena bir yıl sayılmazdı bizler için. Ancak hakkını verebildik mi? Ben veremediğimi biliyorum.
  • Justin Bieber kavramı: Bir gün internete girdim ve bacaksız bir velet gördüm. O veleti MTV’de de gördüm. Korkunçtu. Youtube’ün meşhur ettiği bu eleman, 18 yaş ve üzeri grubun şamar oğlanı oldu, yemediği ayar kalmadı. Biz stres attığımızı varsayaduralım, jbiebs milyonları götürdü.
  • Twitter’ın önlenemez yükselişi: Herkes “e bunun Facebook’taki durum güncelleme olayından ne farkı var kine?” derken cikleye cikleye bir hal olduk. Twitter’ın en güzel yanı haber kaynağı olarak kullanılması. Newsweek, Nature, Science, NME gibi güzide yayınların haberlerini takip etmek çok kolaylaştı. Yoksa Demi Moore’un poposuyla işimiz yok..
  • Lady Gaga olayı: Başta bana çok itici geldi, “n’oluyoz ya, niye çirkin ve yeteneksiz bir kadının provokatif bir pop ikonuna dönüşmesi bu kadar takipçi topluyor?” diye sorarken, birden hoşuma gitmeye başladı. Giysileri, şarkıları, dansları, açıklamaları, videoları derken, kendisinin takipçisi olduk. Neden bilinmez, kendisini bir şekilde samimi buluyorum
  • İstanbul Kültür Başkenti olarak ne başardı, ne başaramadı: 2010’da Japon olduk  mu bilinmez ama, kültürlü olamadık, orası kesin. İstanbul’da her zamanki aktivitelerden farklı ne yapıldı, biri bana açıklasın. Bu şehri çok seven bir insan olmama rağmen, bu Kültür Başkenti zırvası bana pek bir eğreti geldi. Anlamıyorum, bir kültür merkezimiz vardı, o bile açık değil. AKM’yi 2009’da açacağını söyleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, 2010 Kültür Başkenti’nde nerde opera izledi merak ediyorum. Bu yıl biterken de Haydarpaşa yangını tuz biber ekti, ne güzel kültüre sahip çıktık anasını satayım!
  • Arseniği kullanan bakteri ve NASA: Karbon, hidrojen, oksijen, azot ve sülfürün yanına artık arseniği de yaşam belirtisi olarak uzayda arayacağız! Peki, daha önce arsenik var mı diye bakılmayan gezegenlere ne olacak? Ya orda yaşam vardı da, pas geçildiyse? İşin şakası bu tabii. Bu arada kimsenin ilgisini çekti mi bilmiyorum, ancak araştırma NASA’nın araştırması. NASA bu sene elindeki son aracını da uzayın derinliklerine atarak, sanırım süresiz olarak bu araştırmaları askıya aldı. Daha doğrusu, uzay keşfetme kısmını askıya aldı. Nedeni: ödenek sıkıntısı. Son yılların gözdesi LHC, NASA’nın pabucunu da dama attı zaten, uzayı, kara delikleri mi araştırmak istiyorsunuz? Bunun için uzaya çıkmaya ne gerek var, evde yapılıyor zaten!
  • Ekonomik kriz, İzlanda, İrlanda ve Yunanistan’ın batışı: İzlanda’yı geçen sene satışa çıkardılar. Yunan adaları da bu sene bazı fazla açık fikirli Yunanlı gurup tarafından satışa çıkarılması önerilen bir başka gayrımenkuldü. Bu kadar abartıya gerek var mı acaba? Bu ülkeler belli ki zaten riskli bir ekonomik politika izliyormuş, çöküşe gerçekten kriz mi neden oldu, yoksa ya hep ya hiç politikası güden politikacılar mı? İrlanda için de bir ekonomik paket hazırladım karınca kararınca: şimdi bu İrlandalı erkek gurubu, tüm dünyadaki kadınlar tarafından ayrı bir kategoridedir hani, işte…
  • İphone’a rakip: Android tabanlı telefonlar ve tablet piyasası: Neredeyse hiç anlamadığım bir konu olmasına rağmen, özet de olsa şöyle bir bahsedeyim. Steve Jobs “uu, elimde hepinizin gözlerini faltaşı gibi açacak bi alet var, n’aber?” dedi, Ipad’i sürdü piyasaya. Şahsen USB girişi olmayan bir alet ne kadar işe yarar, bilemiyorum. Tek derdimiz bir şeyler okumaksa, Kindle alalım? Android olayını da pek bilmiyorum, zira ne Iphone kullanıcısıyım, ne de Android. Ancak kullanıcı dostu diye geçiyor Android telefonlar, sanırım değişime daha açıklar. Tamam, sustum.
  • Mavi Marmara baskını: Gerçekten kahraman olduk mu acaba? İnsan Hakları Derneği, Türkiye’de denize açılmasına izin verilmeyen bir gemiye Afrika’nın ücra bir ülkesinin bayrağını takıp, yüzlerce insanla Gazze’ye, yardım götürmek amacıyla yola çıktı. Bu sırada İsrail, Türk hükümetine “Gelmesinler, durdurun, elimizin tersine geliyorlar, çakarız” diyor. Açık açık. Sonuç: 9 ölüm, gerilen Türk-İsrail ilişkileri. Hatta buna tüm Yahudilerle olan ilişkilerini de ekleyebiliriz, zira yüzyıllardır topraklarımızda yaşayan, vergi veren, askere giden Yahudi vatandaşlarımızın kendilerini güvende hissetmemesi bence önemli bir sorun. Bölgede “sıfır sorun” düsturuyla dolaşan Dışişleri Bakanımızın, İsrail’i gözden kaçırması nedeniyle barışı sağlayan adam olma şerefini de kaçırdı. Aklıma bir de şöyle bir soru geliyor: bu 9 kişi bilerek ölüme mi gönderildi? Sırf kamuoyunun dikkatini çekmek için, referanduma giderken popülerlik artırmak için, kahraman “gözükmek” için? Ölenlerin arasında bulunan Furkan Doğan’ın defterine “cihada gidiyoz, tehhey” türünden notlar düşmesi bana şüpheli gelmişti, ya size?
  • Türkiye’de internet sansürü ve Youtube’un açılması: Zaten giriyorduk, Başbakan bile giriyordu! Hepimiz bu sayede DNS ayarlarını öğrendik, proxy, ktunnel filan derken dünyada internetin yapısıyla haşır neşir olan birkaç ülkeden biri olduk. Yarıştığımız diğer ülkeler arasında da Suudi Arabistan, Çin, İran, Güney Kore gibi sansür konusunda bizden çok daha ilerde ülkeler var. Alınacak çok yol var tabii… Neyse, Youtube açıldı. Ancak hala yüzlerce, belki binlerce internet sitesi, saçma ve sudan sebeplerle kapalı. Sansüre karşı duralım, durmayanları uyaralım. Zira bir gün gelir, DNS ayarlarını değiştirmek çözüm olmaktan çıkar..

 

  • Eurovision’da maNgayla 2. olduk: Ya, bunu hatırlayamadım önce. Çok zaman olmuş sanki. Sözde animeci-mangacı Türk gençlerimiz Örovijından madalyayla döndü.
  • KPSS skandalı: KPSS soruları çalındı, cemaatten devlet kadrolarına geçmek isteyenlere forward edildi,  vicdanlı bir hacker tarafından olayın duyurulması sonucu KPSS tekrar yapıldı. Açıkçası unutulmasın isterim bu olay. Daha önce ne dolaplar döndü kim bilir. Bu insanlar belki de öğretmen olacaktı, nasıl öğrencilerine hak, hukuk, adaletten bahsedebilir, nasıl onlara “kopya çekene sıfır veririm haa!” diyebilecekti? İyice manyaklaştık, buradan duyuruyorum. Bu skandalın bazı kurbanları da oldu: ÖSYM başkanı Ünal Yarımağan istifa etti, yapılan ikinci sınavda adaylara (% 99.99’u masum olan adaylardan bahsediyoruz) sınav öncesi işkence yapıldı, atamalar gecikti. Anlamadığım bir nokta da, bütün sınavlarda yüzüğü, tel tokayı, küpeyi vs. çıkarttıran ÖSYM, sınavlara türbanla girilmesine nasıl izin veriyor? Ceketinin içinden tel tokaya sığabilecek cinsten bir kopya aracını çıkartıp, kulağına takan türbanlı bayana güvenen ÖSYM’nin samimiyetinden şüpheliyim.
  • Deniz Baykal’ın CHP genel başkanlığından istifası: Yılın Penguen kapağı, Deniz Baykal’ın ardından perişan olmuş Tayyip Erdoğan’ın Babam ve Oğlum’daki sahneye atıf yaparak “Kollarımı açaydım, gitme diyeydim” dediği kapaktı. CHP’ye yüzyıllar sürmüş gibi gelen bir iktidarın, pardon, muhalefetin ardından, Deniz Baykal, sözde olup olmadığı bazıları tarafından tartışılan bir seks kaseti yüzünden istifa etti. Bundan sonrası CHP için sancılı oldu, bu sancılar hala da devam ediyor. “Gandi Kemal” Kemal Kılıçdaroğlu göreve hızlı başladı bir hevesle, referandumda seçmen kaydı olmadığı için oy veremedi. Yılların devlet memuru, SSK yöneticisi, acemiliğine gelmiş olabilir mi? Hayırlısı diyoruz, oğlunun Ankara’ya dönüşünü bekliyoruz.
  • Tekel işçilerinin eylemi: 4C yasasına isyan eden Tekel işçileri, 78 gün Ankara’da eylem yaptı. Görüşmeler yapıldı, uzlaşılmaya çalışıldı. Üstlerine su sıkıldı, tehdit edildiler. Ölüm oruçları tutuldu. Sonuç: evlerine zaten zar zor ekmek götüren işçiler boyun eğmek zorunda kaldılar. Yılın son Newsweek’inde bir Tekel işçisinin Başbakan’ın “Bizi Tekel işçileri iktidar yapmadı” lafına isyan eden bir alıntısı var: “Bakkal yapmadı, eczacı yapmadı, doktor yapmadı, uzman erbaş yapmadı, Kürt yapmadı, Alevi yapmadı. Allahaşkına bunları kimler iktidar yaptı?” Bu sorunun cevabı, sorunun kendisinde gizli olabilir mi?
  • Meksika Körfezi çevre felaketi: Yılın olayı bana kalırsa budur. Tam 1.206.000.000 varil petrolün denize karıştığı sanılıyor. British Petrol’ün petrol platformundaki patlama, halihazırda durumu çok da iyi olmayan Meksika Körfezi’ni belki de yok etti. Binlerce canlı telef oldu, sızan petrolü temizleme çalışmalarına katılan balıkçılar hastalandı. Bu felaketi anlatmaya ne kelimeler yeter, ne de fotoğraflar. BP’nin uzun süre olaya pişkinlikle yaklaşması, zaten zor olan petrol temizleme çalışmalarını aksattı. İnsan eliyle doğayı mahvettik.  Bu insanlar gece gözlerini kırpmadan uyuyorlar mı bilinmez, ama çocukları, torunları uyuyamayacak, garanti edebilirim.

Daha yüzlerce olay var yazılabilecek, uzun uzun yorum yapılabilecek. Nice değerli insanı kaybettik, ki aralarında en son Ergenekon yüzünden suçlanan İlhan Selçuk ve kardeşi, unutulmaz Albülcanbaz’ın çizeri Turhan Selçuk da vardı. Şili’li madenciler, yılın sonlarında yaşadığımız yumurtalı saldırılar, 32 sene sonra 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması, Haiti depremi, Pakistan’daki sel felaketi, Kürt toplumunu temsil ettiği iddiasıyla DTP/BDP’nin açık açık özerklik talep etmesi, Sebastian Vettel’in, yaşıtım olan bir Alman gencinin, en genç F1 şampiyonu olması bunlardan bir kaçı. Fark ettiğiniz üzere, çoğunlukla Türkiye’de yaşadığımız olaylardan bahsettim, hemen hepsinde de muhalefetim. Tek taraflı düşündüğümüz çok olaylar yaşadık. Bazı olayları da çok çabuk sindirdik, ki belki de en sıkıcı şey budur. Demokrasi, hukuk, bizler için var, bunlara sahip çıkmalıyız. Sadece muhalefet değil, iktidarında bunlara sahip çıkması gerek, hakkın, hukukun kime ne zaman gerekeceği hiç belli olmuyor, hele de Türkiye’de.

Umarım 2011 daha demokratik, daha huzurlu, daha ahlaklı, daha vicdanlı, daha akıllı, daha duyarlı, kısaca daha iyi bir ülkeye dönüşmemizi sağlamak için bir başlangıç olur. Umarım bütün dünya da adam olur, elden gitti gidiyor ayağımızın altındaki yer küre.

Hepimize geçmiş olsun, hepimize iyi yıllar…

Yılın Hedehödösü#3:Müzikler

Aslında bu yazı dizisini yayınlamak için diğer listeleri yaptım. Hahaha çok çakalım, kendimi iş yapmaya motive etmek için kandırma ve hileyle önce diğerlerini yaptırıyorum. Peki, niye bu listeyi yapmak istedim? Önce buna açıklık getirmek istiyorum.

Fark ettiyseniz bu bloga en çok müzikler hakkında yazı yazıyorum. Bu Tuğçe müzik dinlemediğinden değil, dinlediklerim hakkında eleştiri okumaktan ve bilgi toplamaktan hoşlandığım için. Belki başkaları da benim gibiyse, birilerinin sebebi olurum diye. Velhasıl, bu senenin albümleri, şarkıları, şarkıcıları listeleri piyasaya düşer iken fark ettim ki, bu ilk 30-50 listelerinde dinlemediğim grup çok, ama daha da garibi dinlediklerimi de beğenmemişim.

NME ve Q dergileri müzik piyasasının ilahları ve yönlendirici öğeleri olduğundan bunların listelerini baz alarak konuşuyorum. Pitchfork’un listeleri ise aşırı özgün olduğundan kendilerini ucundan bile yakalayamıyorum, o site lig dışı. Ama sevgili müzik severler, verdiğim linklerden de görebildiğiniz gibi en iyi listelerinin üst sıralarını işgal eden These New Puritans, LCD Soundsystem, Yeasayer, Arcade Fire gibi grupları dinledim ve takdir etmedim. Evet evet, NME ve Q sana söylüyorum: BEĞENMEDİM! (aslında bunu yazmak içindi bütün çabam). TNP, savaş marşı gibi bir albüm, üstüne anlamsız sözlerle bezeli bir sürü şarkı. Bear McCreary onlardan daha iyi marş yapıyor, o kadar diyeyim. Nedir bu yalakalık arkadaşım?  LCDSS, kesinlikle çekiciliği olmayan bir dans albümü. Ve hayır, bana göre değil bu yorum, çünkü dans albümü dinleyebilen, dinlerken de dans edebilen bi insan evladıyım (çok saçma bi özgüven içerisindeyim, kabul). Yeasayer, allahım gitmiyor şarkılar. 1 dkyı aşabilsem sanki bir şey olabilir ama önümde kocaman duvarlar, ilerlemiyor. Yazıklar olsun. Intro yapamayan bünye yazıklar olsun. Arcade Fire ise, fena değil ama en iyilerden? O halde bu yıl pek iyi geçmemiş albüm piyasası açısından.

Ukelalığımın son noktasında bu yıl dinlediğim BENİM için ilk 5 yeni grubu/insanı sizinle paylaşıyorum gençler, hazır olun:

1. Pulp: önceden de bahsettim, şimdi yine söz etmeye gerek yok. Ama varlığı yeter bana, küçük sapıklıkları ve baştan çıkarıcılıkları kendilerini 1 numarada saymama sebep oluyor.

2. God is an Astranout: Post-rock tanımlaması bana garip gelse de (rocktan sonrası mı var?) dinlerken ara ara çocukluğuma dönüyorum, astronot olma hayallerimi sorguluyorum. Şaka değil, adlarına uygun bir müzik yapıyorlar, uzaya gönderilmiş rock ezgilerini bizimle de paylaşıyorlar. Ben sevdim, çok iyi çocuklar.

3. Hurts: Bunları da yazdım. İlk albüm için iyiler, 2 için de erken zati. Göriciiz.

4. The National: Daha yeni dinliyorum aslında. Amerikan indie pek yorumlamadım huzurlarınızda ama Interpol gibi bir örnek varken takdir edilesi bir yoldan gittiklerini söyleyebilirim. Dinlemesi rahat, yağmurlu günlere zevk veren bir grup. Solistin sesi özellikle şarkılara bi tarçınlı elmalı kurabiye tadı veriyor, benim çok hoşuma gidiyor. Dinleyin The National’ı, yapın bunu.

5.  Editors: Yeni keşfetmedim tabii ki, yeni de dinlemiyorum. Ama son zamanlarda zevk veriyor, o sebeple listeye almakta sakınca görmüyorum.

Şimdi ise sırada yılın parçaları listesi (anlamsız bir sırada):

1. Bittersweet-Sophie Ellis Bextor: Söylemesi de dans etmesi de çok zevkli. Sophie’ciğimi de severim zati, ne güzel pop yapmış, canım.

2. Sunny Afternoon -The Kinks: The Boat that Rocked sayesinde dinledim bu şarkıyı. Bıkkın, sıkkın, sıcaktan elini kaldıramayan tembel insan için yazılmış gibi, “elimde soğuk biram, güneşli akşamüstünde pinekliyorum”. Bu yıl dinlediğim en iyi şarkılardan. Ömür boyu gider yani.

3. Safe From Harm-Massive Attack: Bu da yeni değil ama ben yeni dinledim. Hatta geç dinlediğim için kendimden nefret ettim. Yerlere eğilerek özür diyor, bunca geçen zamanı telafi etmek için tekrar tekrar dinliyorum.

4.  Seconds-Pulp: Acaba f.e.e.l.i.n.g.c.a.l.l.e.d.l.o.v.e.’ı mı saysam diye düşündüm ama yok, Seconds eline verir. Kelime oyunlarıyla, kaçışlarıyla, boyun eğişiyle aslında bu listedeki en iyi şarkı.

5. Quantum Theory-Jarvis Cocker: Pulp’ın ardından Jarvis’i koymak mantıklı ve tarafsız bir listecilik anlayışı mı bilemeyeceğim ama benim listem, yaptım oldu. “Somewhere everyone is happy/Somewhere fish do not have bones/Somewhere gravity cannot reach us any more/Somewhere you are not alone”. Daha da bir şey demiyorum.

6. Yalnız Şarkı-Mor ve Ötesi: yılın başlarında sevdiğim bir dostumun önerisiyle dinlediğim bu şarkı, muhtemelen sıkıntılı ve huzursuz günlerimde bahsi geçen dostumun desteğini hep hissetmeme sebep oldu, o yüzden almamak olmaz.

7. Unbreak My Heart-Weezer: Klasik bir Toni Braxton şarkısı olsa da, yıllar sonra onu rock parçası haline getirenin Weezer için belli ki bir potansiyel taşıyormuş ki alıp yapmışlar. Çok da güzel olmuş.

8. Kingdom of Rust – Doves: Anlatmaya lüzum olmayan bir şarkı bu. Last fm etiketi “good stuff”. Mükemmel bir yol parçası, dinlemeden geçen varsa geçmesin.

9. Atlas Air – Massive Attack: Heligoland’in en güzel şarkısı bence. Sözleri her ne kadar müziğin oryantalist havasını yansıtmasa da, hem konserde canlı dinlemesi, hem de evde dinlemesi zevkli.

10. Should I Stay – Gabriel: Ne gabriel dinlemişliğim vardır ne de ilgilendiğim. Ama birbirine tamamen uyumsuz insanların anlamsız beraberlik isteğini neden sürdürdüğünü soran şarkı, isimden ve yerden bağımsız bir örnek veriyor. Gerçi bunun Türk pop müziğindeki yeri “sevgi anlaşmak değildir” şarkısı ama onu kötü anılarım sebebiyle anmak istemiyorum.

Peki, yılın hayal kırıklığı nedir? Benim için Interpol. İnanılmaz büyük ümitlerle beklediğim albüm fos çıktı. Nerde o kadife sesli Paul Banks? Nerde o sözleri fantastik bir gerçeklikten gelen şarkılar? Deneysel olmayan ama farklıyım ben diye bağıran, bağırırken de gözüne gözüne sokmayan Interpol’üm nerde, ha?!  Sözler desen elinde tutabileceğin bir şey yok,  ses desen ergenler gibi cart çıkıyor Paul Banks’in sesi, şarkıların bütünü ise gitmiyor, kulağımı tırmalıyor. Bir tek Barricade var elimde, onu dinliyorum bir şevkle, sanki bütün albüm ondan oluşuyor gibi. Ama o bile bir Take You on a Cruise veya Pace is the Trick gibi değil. İçim kan ağlayarak bunları yazıyorum. Çok üzgünüm.

Yılın listelerde görmediğim için ŞOK olduğum albümü ne? Groove Armada – Black Light. Çüş yani. LCDSS, bu mükemmel elektronik-dans albümünün yanında halt etmiştir. Neredeyse her bir şarkısı ayrı güzel çünkü her biri ayrı hikaye. Ucuz değil, komik değil, boş değil, anlamsız değil. Aksine “my golden heart beats for two/my golden heart beats for you” gibi lirikler belki de saf bir kalbin en hoş sözleri. Bunu atlayan müzik listelerinin geçerliliği zaten düşündürücü.

Yılın konseri? Sadece Massive Attack’a gittim, benim için odur arkadaş. Çok da güzeldi. Oh mis.

Yılın bonus tracki? Archive-Fuck You. Sevmediğiniz insanlara, şarkılara, yıllara gelsin.

Hatırlamadığım güzellerden özür diler, çirkinlere de kendileri hakkında konuşmadığım için hallerine dua etmelerini öğütlerim.

Yılın Hedehödösü#2: Diziler

Gökçeye bu maddeyi de kaptırmamak için elimi çabuk tutmam gerek! Girişi kısa keselim, bu sene
izlediğimiz dizilere bakalım:

Dr. Who

Bu yaz hayatımıza girdi. David Tennant’ın oynadığı 10. Doktor gezegenimizi Sycorax’lardan kurtardığı anda gönlümüzü fethetti, buralarda kendisine düzdüğümüz övgülerin haddi hesabı yok. Dünyanın bu en uzun süreli bilimkurgu dizisinde belki muhteşem efektler yok, ama senaryo, oyunculuklar ve British accent 3’lüsüne karşı koymak mümkün değil. Ve tabii ki: Exterminate! Exterminate! Exterminate!

Sherlock

Tanıtımını yaptık, ama tekrar tekrar dikkatinizi çekmekte sakınca görmüyorum. Sherlock
bu senenin başında Robert Downey Jr. ve Jude Law’un Sherlock Holmes’un ekmeğini yiyor olabilir, ama nasıl Guy Ritchie farklı bir tat getirdiyse, Sherlock’ta da farklı bir hava var, izlenesi, 2. sezonu beklenesi. Zaten sadece 3 bölüm, bir göz atın.

Behzat Ç.


Listedeki tek Türk dizisi. Başta Erdal Beşikçioğlu olmak üzere, bir kişi hariç muhteşem performans sergiliyor bana kalırsa. O kişi de Survivor’ın ekmeğini bu seferlik yiyor olabilir, ama devamlı koptu kopacak bir surat ifadesiyle ne kadar dayanır, bilinmez. Neyse. Açıkçası Ankara’yı ve Ankara insanlarını da bana sevdirdiği için ayrı bir yeri var Behzat’ın, en sevdiğim dizilerden birinin çekildiği şehirde yaşamak hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Senaryo+oyunculuklar dehşet, hala izlemiyorsanız geç kalmış sayılmazsınız.

The Big Bang Theory

Sheldon’ın kız arkadaşı var. Yeter bence bu bir süre daha. Bazzinga!

 

 

Black Books

Sadece 18 bölüm olmasına rağmen, 2004 yapımı bu dizi tutkal blog sahiplerinin ve eminiz ki bazı okuyucularımızın hayallerini televizyona taşıyan, hep aradığımız yaşam standartlarını
izlememizi sağladı: Şarap, bir dükkan dolusu kitap, sıfır sorumluluk, pisliğe bağışıklık ve sonsuz, uçsuz bucaksız huysuzluk! Dylan Moran’dan “Ah bir kitapçı dükkanım olsa, entel dantel takılsam” diyen
tüm dostlarımıza geliyor!

True Blood

Sookie Stackhouse ne zaman maço olduğu kadar işe yaramayan vampir sevgilisi Bill’i bırakıp Viking Eric’e gidecek? Sookie’nin aslında olayı ne? Jason’a ne olacak? 3. Sezon abuk bitti, ama 4. Sezonu iple çekmemize yetecek kadar iyi bir dizi, maalesef yazı bekleyeceğiz.

 

 

Merlin

Doğruya doğru, eğriye eğri, Merlin bütün Kral Arthur efsanesini allak bullak edip çorbaya çevirdi, o açıdan hiçbir değeri yok. Ama zevkli dizi. Gwen çok çirkin olabilir, Merlin büyü yaparken çok uyduruk konuşup burun deliklerini kocaman açabilir, İngiliz dizilerinin genel problemi olan görsel efektlerde de tatmin edici olmayabilir, ama aradığımız pek çok şey var: kavuşamayan aşıklar, komedi, macera, fantezi, dostluk, ihtiras ve haksızlık! Tabii bunların bazısı saçma, bazısı fazla uzayıp sakıza dönen şeyler ve klasik hikayeye bağlı kalınmaması ne olursa olsun sinirimizi bozuyor, ama 3. Sezonu bekleyen bizler için artık şikayet etme zamanı geçeli çok oldu.

Aşkı Memnu

Değil bir seneye, etkisi çok uzun sürecek senelere damgasını vuran, aşkıyla ihanetiyle Beren’iyle ve Kıvanç efendisiyle hafızalardan silinmeyecek bir dizi oldu. Bugün Baba Evi nasıl şevkatle hatırlanıyorsa, Aşkı Memnu ihtirasla anılacak.

Bu seneye damgasını vuran diziler sadece bunlar mıydı? Tabii ki hayır! Diğer David Tennat dizileri,
Blackpool ve Single Father’ı biliyorsunuz, House’un son sezonu çok iyi gitmiyor, HIMYM da baymaya
başladı, alışkanlıktan izliyorum, GG eski tas eski hamam, kimin eli kimin cebinde belli değil (Chuck ve Blair hariç herhalde), Spartacus’u izlemedik (aaaa diyen sesinizi duyuyorum ve duymamazlığa
geliyorum), Fringe’in ilk bölümünü izledim ve beğenmedim, onun yerine X-Files izleyin daha iyi.

Genele bakacak olursak Dr. Who hayatımızda yeni bir dönem açtı, bu konunun üstüne gideceğiz, cesaretimizi toplayabilirsek sadece 2005 ve sonraki dönemi değil, bütün Doktor Who evreni hakkında ayrıntılı inceleme sunmak gibi bir hayalimiz var.

Yılın diğer hedehödösüne kadar, so long!