Kategori arşivi: teknoloji

Bir İnsan Neden Marsa Gitmek İster?

Bu yazıyı yazmaya 1 ay önce başladım, Rosetta’nın 10 yıllık yolculuk sonrası bir kuyrukluyıldıza araç indirmesinin ve Kim Kardashian’ın kıçındaki şampanya bardağını doldurma fotoğraflarının tam ertesinde bitirebildim. Dolayısıyla yazıyı 10 yıl önce işe yarayıp yaramayacağı belli olmayan bir aracı gönderen araştırmacıları ve yaşadıkları tatmin hissini, aşağıda bahsi geçen insanların neden yaşadıkları hayattan tatmin olamadıklarını ve Mars’a gitmeleri halinde bu hissi yaşayıp yaşayamayacaklarını, tarihe geçip geçemeyeceklerini ve nedenlerini düşünerek okumanızı tavsiye ederim.  Bir İnsan Neden Marsa Gitmek İster? yazısının devamı

Reklamlar

Bunları Hatırlıyor musunuz? – Yılın Kendisi: 2010

2012’ye sadece 2 yıl kala nelerle uğraştık? Nelere sinirimizi bozduk, nelerle mutlu olduk, neler bizi umutsuzluğa sürükledi, nelerle bulutlar aralandı? En önemlisi, unutmamamız gerektiği halde neleri unuttuk, neleri gözden kaçırdık, hayatın keşmekeşi içinde neleri atlamak zorunda kaldık?

  • Avatar ve 3D sinemanın hali: Açıkçası Avatar’a gitmeyip evde 2 boyutlu izlemeyi, daha doğrusu göz atmayı tercih ettim. 3D için HP7.2’yi bekleyeceğim. Sinemaya 3., hatta 4. boyutu geldi, ama nereye kadar bu iş hakkıyla kotarılıyor? Sağlam bir gişe, iyi bir filmden alınan keyif sadece 3D ile karşılanabilir mi? Clash of the Titans’ın hezimeti, sonradan eklenen 3. boyutun başarısız sonuç doğurduğunu gösterdi, Oscar’lar da mavi tonlu, rengarenk  Avatar yerine gri tonlu Hurt Locker’a gitti. Daha alınacak çok yol var sanki..
  • WikiLeaks: Yılın ortalarına doğru ilk defa duydum, ama asıl patlamayı aralıkta yaparak gündeme bomba gibi düştü. Julian Assange ve ekibi, tüm diplomatik dedikoduları ortaya dökerek birilerinin yüzünü kızarttı, birilerininse üstünden kaydı gitti. Ancak asıl amaçlanan şeye ulaşıldı sanki: Arkamızdan işler çevriliyor çevrilmesine, ama artık bu işler hakkında bilgi alabilme özgürlüğü istiyoruz. WikiLeaks bana kalırsa her şeyden çok kimin en çok sansürcü, kimin umursamaz, kimin özgür düşünceli olduğunu gösterdi. Türkiye umursamaz bir portre çizerken, Amerika başta olmak üzere adı geçen tüm ülkeler sansürcü kimliklerini ortaya serdiler, ben şahsen daha özgür düşünceli bir ülke duymadım.
  • Et fiyatlarındaki önlenemez yükseliş: Türkiye bu sene Angus ineklerini odağına alan bir et kriziyle sarsıldı. Ülkemizde hayvancılığın bittiğini ve tekrar canlandırmayı kimsenin aklından geçirmediğini de öğrendik bu arada. Taşıma suyla ne kadar değirmen döner bilinmez ama taşıma inekle çok uzun yol alabileceğimizi sanmıyorum. Bir gıda mühendisi olarak, bu kadar kötü şartlarda yüz binlerce kilometre yol kat eden bu hayvanlardan sağlıklı et çıkacağını da düşünmüyorum. Bir tüketici olaraksa en ilginç gelen şey, yerli malın ilk defa bu kadar popüler olması. Her konuda yurtdışı seviciliğimizi göstermekten çekinmezken birden “Çarşı her şeye karşı” tarzında yabancı ineklere karşı çıktık. Yedik mi peki? Hem de ne güzel…
  • Tophanedeki sanat galerisinin açılışında çıkan olaylar: Bunu ben de unutmuştum, neyse ki eski Newsweek’leri saklıyorum. Hatırlatalım hemen: Tophane’deki bir sergi açılışını basan bir grup, açılışa gelenlere dalmıştı. Neden olarak da içki içilmesi gösterilmişti. Türkiye’nin dışarıda eksen kaymasından bahsediliyor ama, içerde şaftımız kaymış kimsenin umurunda değil. “Endişeli modern” değiliz artık, basbayağı “korkan azınlık” olduk.
  • U2’nun gelişi: Başımız göğe erdi mi? U2 senelerce ülkemizdeki insan haklarının sağlanmadığını iddia ederek gelip konser vermeyi reddetmişti. Açıkçası Bono ve ekibi tribünlere oynuyor. Ne değişti, anlamadım. 23 senelik yaşamımda insan hakları açısından bu kadar karanlık bir dönemde olduğumuzu hatırlamıyorum. Egemen Bağış’ın yuhalanması ve Zülfü Livaneli’nin Bono’nun ağzını açık bırakacak şekilde “Yiğidim Aslanım” parçasını seyirciyle beraber söylemesi, en çok hatırda kalanlar. Sanırım sahte insan hakları savunucusu olmaktansa hala yiğit olmayı tercih eden bir gurup insan var neyse ki…
  • Allianoi tartışmaları: Tarkan ilk defa gerçekten işe yarar, kararlı bir tutum sergileyerek, sanatçı olmanın gereğini yerine getirdi, bana göre gerçekten sanat yaptığını kanıtladı. Arkeolojiden anlamam, ancak her yeri baraj yapma hevesimiz, binlerce senelik medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun zenginliklerini sular altında bırakacak. Devlet büyüklerimiz sanatçılara “İşlerine baksınlar” demiş olabilirler, ancak; a) büyüklerimiz kendi işlerine doğru düzgün baksalar çok süper olacak, b)sanatçının işi kültüre katkı yapmak, var olan kültürü korumak, dolayısıyla kendine sanatçı diyen herkesi bütün kültür değerlerimizi korumaya davet ediyorum.
  • 12 Eylül referandumu: Neyi oyladık biz? 26 maddelik pakette 2 madde hariç her şeye tamam dedik, o 2 madde yüzünden hayır bastık. Biz bastık tabii, referandumdan evet çıktı. Ne oldu peki? Kenan Evren yargılandı mı? Veya yargılanacak mı? YÖK, ‘80 anayasasının getirdiği en korkunç şeylerden biri olsa gerek, ve bu aralar gittikçe daha saçmalayan bir kuruma dönüştü (acaba neden?), kaldırıldı mı, kaldırılacak mı? İyi niyetli olsak bir türlü, olmasak bir türlü..
  • J.D. Salinger’ın ölümü: Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarı hakkında daha önce bilmediğimiz, yazarın özellikle bilmemizi istemediği tüm ayrıntılar orataya döküldü-dökülmek üzere. Meğer Salinger kendini herkesten saklamış. İyi de becermiş, ben kendisini sakladığını bile bilmiyordum mesela. Yılın en önemli kayıplarından biri.
  • 2010 Afrika Dünya Kupası ve vuvuzelanın ağzımıza sıçması: Yazın maç izleyebileniniz oldu mu? 10 milyar sivrisineğin kulağımın dibinde vızıldaması gibi bir ses yüzünden ben izleyemedim mesela. Vuvuzela saçmalığı neyse ki bitti gitti. Geride koskoca Dünya Kupası’na gidemeyen, güya dünyanın en pahalı takımlarının oyuncularına sahip Türk Milli Takımının burukluğu kaldı.
  • Türkiye’de Japon Yılı: Eski otakulardan kim kaldı? 2010 en çok onlara yaradı herhalde. Anime gösterimleri, ünlü mangakalar derken fena bir yıl sayılmazdı bizler için. Ancak hakkını verebildik mi? Ben veremediğimi biliyorum.
  • Justin Bieber kavramı: Bir gün internete girdim ve bacaksız bir velet gördüm. O veleti MTV’de de gördüm. Korkunçtu. Youtube’ün meşhur ettiği bu eleman, 18 yaş ve üzeri grubun şamar oğlanı oldu, yemediği ayar kalmadı. Biz stres attığımızı varsayaduralım, jbiebs milyonları götürdü.
  • Twitter’ın önlenemez yükselişi: Herkes “e bunun Facebook’taki durum güncelleme olayından ne farkı var kine?” derken cikleye cikleye bir hal olduk. Twitter’ın en güzel yanı haber kaynağı olarak kullanılması. Newsweek, Nature, Science, NME gibi güzide yayınların haberlerini takip etmek çok kolaylaştı. Yoksa Demi Moore’un poposuyla işimiz yok..
  • Lady Gaga olayı: Başta bana çok itici geldi, “n’oluyoz ya, niye çirkin ve yeteneksiz bir kadının provokatif bir pop ikonuna dönüşmesi bu kadar takipçi topluyor?” diye sorarken, birden hoşuma gitmeye başladı. Giysileri, şarkıları, dansları, açıklamaları, videoları derken, kendisinin takipçisi olduk. Neden bilinmez, kendisini bir şekilde samimi buluyorum
  • İstanbul Kültür Başkenti olarak ne başardı, ne başaramadı: 2010’da Japon olduk  mu bilinmez ama, kültürlü olamadık, orası kesin. İstanbul’da her zamanki aktivitelerden farklı ne yapıldı, biri bana açıklasın. Bu şehri çok seven bir insan olmama rağmen, bu Kültür Başkenti zırvası bana pek bir eğreti geldi. Anlamıyorum, bir kültür merkezimiz vardı, o bile açık değil. AKM’yi 2009’da açacağını söyleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, 2010 Kültür Başkenti’nde nerde opera izledi merak ediyorum. Bu yıl biterken de Haydarpaşa yangını tuz biber ekti, ne güzel kültüre sahip çıktık anasını satayım!
  • Arseniği kullanan bakteri ve NASA: Karbon, hidrojen, oksijen, azot ve sülfürün yanına artık arseniği de yaşam belirtisi olarak uzayda arayacağız! Peki, daha önce arsenik var mı diye bakılmayan gezegenlere ne olacak? Ya orda yaşam vardı da, pas geçildiyse? İşin şakası bu tabii. Bu arada kimsenin ilgisini çekti mi bilmiyorum, ancak araştırma NASA’nın araştırması. NASA bu sene elindeki son aracını da uzayın derinliklerine atarak, sanırım süresiz olarak bu araştırmaları askıya aldı. Daha doğrusu, uzay keşfetme kısmını askıya aldı. Nedeni: ödenek sıkıntısı. Son yılların gözdesi LHC, NASA’nın pabucunu da dama attı zaten, uzayı, kara delikleri mi araştırmak istiyorsunuz? Bunun için uzaya çıkmaya ne gerek var, evde yapılıyor zaten!
  • Ekonomik kriz, İzlanda, İrlanda ve Yunanistan’ın batışı: İzlanda’yı geçen sene satışa çıkardılar. Yunan adaları da bu sene bazı fazla açık fikirli Yunanlı gurup tarafından satışa çıkarılması önerilen bir başka gayrımenkuldü. Bu kadar abartıya gerek var mı acaba? Bu ülkeler belli ki zaten riskli bir ekonomik politika izliyormuş, çöküşe gerçekten kriz mi neden oldu, yoksa ya hep ya hiç politikası güden politikacılar mı? İrlanda için de bir ekonomik paket hazırladım karınca kararınca: şimdi bu İrlandalı erkek gurubu, tüm dünyadaki kadınlar tarafından ayrı bir kategoridedir hani, işte…
  • İphone’a rakip: Android tabanlı telefonlar ve tablet piyasası: Neredeyse hiç anlamadığım bir konu olmasına rağmen, özet de olsa şöyle bir bahsedeyim. Steve Jobs “uu, elimde hepinizin gözlerini faltaşı gibi açacak bi alet var, n’aber?” dedi, Ipad’i sürdü piyasaya. Şahsen USB girişi olmayan bir alet ne kadar işe yarar, bilemiyorum. Tek derdimiz bir şeyler okumaksa, Kindle alalım? Android olayını da pek bilmiyorum, zira ne Iphone kullanıcısıyım, ne de Android. Ancak kullanıcı dostu diye geçiyor Android telefonlar, sanırım değişime daha açıklar. Tamam, sustum.
  • Mavi Marmara baskını: Gerçekten kahraman olduk mu acaba? İnsan Hakları Derneği, Türkiye’de denize açılmasına izin verilmeyen bir gemiye Afrika’nın ücra bir ülkesinin bayrağını takıp, yüzlerce insanla Gazze’ye, yardım götürmek amacıyla yola çıktı. Bu sırada İsrail, Türk hükümetine “Gelmesinler, durdurun, elimizin tersine geliyorlar, çakarız” diyor. Açık açık. Sonuç: 9 ölüm, gerilen Türk-İsrail ilişkileri. Hatta buna tüm Yahudilerle olan ilişkilerini de ekleyebiliriz, zira yüzyıllardır topraklarımızda yaşayan, vergi veren, askere giden Yahudi vatandaşlarımızın kendilerini güvende hissetmemesi bence önemli bir sorun. Bölgede “sıfır sorun” düsturuyla dolaşan Dışişleri Bakanımızın, İsrail’i gözden kaçırması nedeniyle barışı sağlayan adam olma şerefini de kaçırdı. Aklıma bir de şöyle bir soru geliyor: bu 9 kişi bilerek ölüme mi gönderildi? Sırf kamuoyunun dikkatini çekmek için, referanduma giderken popülerlik artırmak için, kahraman “gözükmek” için? Ölenlerin arasında bulunan Furkan Doğan’ın defterine “cihada gidiyoz, tehhey” türünden notlar düşmesi bana şüpheli gelmişti, ya size?
  • Türkiye’de internet sansürü ve Youtube’un açılması: Zaten giriyorduk, Başbakan bile giriyordu! Hepimiz bu sayede DNS ayarlarını öğrendik, proxy, ktunnel filan derken dünyada internetin yapısıyla haşır neşir olan birkaç ülkeden biri olduk. Yarıştığımız diğer ülkeler arasında da Suudi Arabistan, Çin, İran, Güney Kore gibi sansür konusunda bizden çok daha ilerde ülkeler var. Alınacak çok yol var tabii… Neyse, Youtube açıldı. Ancak hala yüzlerce, belki binlerce internet sitesi, saçma ve sudan sebeplerle kapalı. Sansüre karşı duralım, durmayanları uyaralım. Zira bir gün gelir, DNS ayarlarını değiştirmek çözüm olmaktan çıkar..

 

  • Eurovision’da maNgayla 2. olduk: Ya, bunu hatırlayamadım önce. Çok zaman olmuş sanki. Sözde animeci-mangacı Türk gençlerimiz Örovijından madalyayla döndü.
  • KPSS skandalı: KPSS soruları çalındı, cemaatten devlet kadrolarına geçmek isteyenlere forward edildi,  vicdanlı bir hacker tarafından olayın duyurulması sonucu KPSS tekrar yapıldı. Açıkçası unutulmasın isterim bu olay. Daha önce ne dolaplar döndü kim bilir. Bu insanlar belki de öğretmen olacaktı, nasıl öğrencilerine hak, hukuk, adaletten bahsedebilir, nasıl onlara “kopya çekene sıfır veririm haa!” diyebilecekti? İyice manyaklaştık, buradan duyuruyorum. Bu skandalın bazı kurbanları da oldu: ÖSYM başkanı Ünal Yarımağan istifa etti, yapılan ikinci sınavda adaylara (% 99.99’u masum olan adaylardan bahsediyoruz) sınav öncesi işkence yapıldı, atamalar gecikti. Anlamadığım bir nokta da, bütün sınavlarda yüzüğü, tel tokayı, küpeyi vs. çıkarttıran ÖSYM, sınavlara türbanla girilmesine nasıl izin veriyor? Ceketinin içinden tel tokaya sığabilecek cinsten bir kopya aracını çıkartıp, kulağına takan türbanlı bayana güvenen ÖSYM’nin samimiyetinden şüpheliyim.
  • Deniz Baykal’ın CHP genel başkanlığından istifası: Yılın Penguen kapağı, Deniz Baykal’ın ardından perişan olmuş Tayyip Erdoğan’ın Babam ve Oğlum’daki sahneye atıf yaparak “Kollarımı açaydım, gitme diyeydim” dediği kapaktı. CHP’ye yüzyıllar sürmüş gibi gelen bir iktidarın, pardon, muhalefetin ardından, Deniz Baykal, sözde olup olmadığı bazıları tarafından tartışılan bir seks kaseti yüzünden istifa etti. Bundan sonrası CHP için sancılı oldu, bu sancılar hala da devam ediyor. “Gandi Kemal” Kemal Kılıçdaroğlu göreve hızlı başladı bir hevesle, referandumda seçmen kaydı olmadığı için oy veremedi. Yılların devlet memuru, SSK yöneticisi, acemiliğine gelmiş olabilir mi? Hayırlısı diyoruz, oğlunun Ankara’ya dönüşünü bekliyoruz.
  • Tekel işçilerinin eylemi: 4C yasasına isyan eden Tekel işçileri, 78 gün Ankara’da eylem yaptı. Görüşmeler yapıldı, uzlaşılmaya çalışıldı. Üstlerine su sıkıldı, tehdit edildiler. Ölüm oruçları tutuldu. Sonuç: evlerine zaten zar zor ekmek götüren işçiler boyun eğmek zorunda kaldılar. Yılın son Newsweek’inde bir Tekel işçisinin Başbakan’ın “Bizi Tekel işçileri iktidar yapmadı” lafına isyan eden bir alıntısı var: “Bakkal yapmadı, eczacı yapmadı, doktor yapmadı, uzman erbaş yapmadı, Kürt yapmadı, Alevi yapmadı. Allahaşkına bunları kimler iktidar yaptı?” Bu sorunun cevabı, sorunun kendisinde gizli olabilir mi?
  • Meksika Körfezi çevre felaketi: Yılın olayı bana kalırsa budur. Tam 1.206.000.000 varil petrolün denize karıştığı sanılıyor. British Petrol’ün petrol platformundaki patlama, halihazırda durumu çok da iyi olmayan Meksika Körfezi’ni belki de yok etti. Binlerce canlı telef oldu, sızan petrolü temizleme çalışmalarına katılan balıkçılar hastalandı. Bu felaketi anlatmaya ne kelimeler yeter, ne de fotoğraflar. BP’nin uzun süre olaya pişkinlikle yaklaşması, zaten zor olan petrol temizleme çalışmalarını aksattı. İnsan eliyle doğayı mahvettik.  Bu insanlar gece gözlerini kırpmadan uyuyorlar mı bilinmez, ama çocukları, torunları uyuyamayacak, garanti edebilirim.

Daha yüzlerce olay var yazılabilecek, uzun uzun yorum yapılabilecek. Nice değerli insanı kaybettik, ki aralarında en son Ergenekon yüzünden suçlanan İlhan Selçuk ve kardeşi, unutulmaz Albülcanbaz’ın çizeri Turhan Selçuk da vardı. Şili’li madenciler, yılın sonlarında yaşadığımız yumurtalı saldırılar, 32 sene sonra 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması, Haiti depremi, Pakistan’daki sel felaketi, Kürt toplumunu temsil ettiği iddiasıyla DTP/BDP’nin açık açık özerklik talep etmesi, Sebastian Vettel’in, yaşıtım olan bir Alman gencinin, en genç F1 şampiyonu olması bunlardan bir kaçı. Fark ettiğiniz üzere, çoğunlukla Türkiye’de yaşadığımız olaylardan bahsettim, hemen hepsinde de muhalefetim. Tek taraflı düşündüğümüz çok olaylar yaşadık. Bazı olayları da çok çabuk sindirdik, ki belki de en sıkıcı şey budur. Demokrasi, hukuk, bizler için var, bunlara sahip çıkmalıyız. Sadece muhalefet değil, iktidarında bunlara sahip çıkması gerek, hakkın, hukukun kime ne zaman gerekeceği hiç belli olmuyor, hele de Türkiye’de.

Umarım 2011 daha demokratik, daha huzurlu, daha ahlaklı, daha vicdanlı, daha akıllı, daha duyarlı, kısaca daha iyi bir ülkeye dönüşmemizi sağlamak için bir başlangıç olur. Umarım bütün dünya da adam olur, elden gitti gidiyor ayağımızın altındaki yer küre.

Hepimize geçmiş olsun, hepimize iyi yıllar…

tutkal blog gururla sunar: İTÜBÜS!

Bugün güzel ve gurur verici bir gün, zira ortağım palmoth, bugün yapılan basın toplantısıyla kamuoyuna duyurulan Türkiye’nin ilk tamamı Türk mühendisliği ve işçiliğiyle ortaya çıkan elektrikli aracı İtübüs’ün süspansiyon takımını arkadaşlarıyla beraber tv’de temsil etti! Cümle uzun, ama devrik değil! Oley!

1:13teki gülüş palamutumundur.