Kategori arşivi: Film

Annihilation – Doğada bir gerilim hikayesi

Jeff Vandermeer,  Wicked Tales dergisinin önceki editörü Ann Vandermeer‘ın eşi. Bunu baştan belirtiyorum, çünkü birbirinin yaratıcılığını tetikleyen eşler bana her türlü romantik aksiyondan daha romantik geliyor (bkz Kelly Sue Deconnick & Matt Fraction bu aralar favorim).

Neyse, Annihilation Jeff Vandermeer‘ın tek romanı değil, üç kitaplık Southern Reach serisinin de ilk kitabı. Dört kadın, kahramanımız biyolog, araştırmacı, antropolog ve psikolog, 30 sene önce bir felaketle girilmez hale gelen Area X‘ te araştırma yapmak üzere bölgeye giriyorlar. Area X, terk edilmiş, doğanın baskın güç olduğu,  gecenin bastırmasıyla tekinsiz uğultuların duyulduğu bir bölge. En büyük problem ise Area X değil, bu araştırmanın doğası aslında: kim gönderiyor bu insanları, önceki araştırmalar neden başarısız oldu, grubub lideri psikolog neyin peşinde, ve hatta zaman zaman okurken kendime sorduğum şey, bunların hepsi bir hipnoz mu? Açıkçası spoiler vereyim: kitap hiçbir soruya yanıt vermiyor. Biyologun uyumsuz ve bana kalirsa güvenilmez karakteri hikayede kendinizi rahat hissedebileceginiz bir köşe bulmanızı engelliyor zaten. Bataklıklar, ormanlar, görülmeyen ama uzaktan sesi duyulan yaban domuzları, karanlıkta  algının degismesiyle şekil değiştiren kabuklar, duvarlara yazı yazan fluorasan funguslar… Hepsi tekinsiz, hepsi kendinizi kaptırdığınızda ürkütücü. Ama okuması aynı derecede keyif vermeye başlıyor.  Annihilation – Doğada bir gerilim hikayesi yazısının devamı

Mako Mori Test

Tamam güncel feminist manifestolar konusunda biraz cahil kalmış olabilirim ama hiç öğrenmemekten iyidir.

1985`te Alison Bechdel`in Dykes to Watch Out For isimli bant-karikatüründe bir kadın sinemaya gitmek için 3 kuralı olduğunu söyler.

a) Filmde en az 2 kadın olmalıdır.

b) Bu iki kadın birbirleriyle konuşmalıdırlar.

c) Konuştukları konu bir erkek hakkında olmamalıdır.

Bu kurala göre, kadın en son 1978`de Alien`ı izlemiştir.

Bence de sağlam kurallar.

Mako Mori Test yazısının devamı

Frank: Yaratıcılığın Sınırları Popülerlik Mi?

Bugün Başka Sinema‘da Frank‘i izledik. Filmden bahsetmeden önce Başka Sinema’yı tanıyalım. İstanbul’da 9, Ankara’da 2, Eskişehir ve Bursa’da birer sinemada her gün bağımsız filmler yayınlıyorlar. Kafanızı Hollywood’dan kaldırmak istediğinizde mükemmel bir alternatif. Bir de Sundance ve Toronto açılış filmleri dışında film izlemeyen ben (çok sofistikeyim azizim) pek sevdim. İnceleyin, denk getirin ve siz de izleyin. Frank: Yaratıcılığın Sınırları Popülerlik Mi? yazısının devamı

You Instead

İşe başlamanın hemen öncesinde beni her türlü mühendislik, düzenli iş ve kişisel temizlik fikrinden soğumama neden olan filmden bahsetmek istiyorum size sevgili okuyucular: You Instead. Konusu müzik olan filmleri pek severiz bildiğiniz gibi, bunu da aşırı beğendim ve Tuğçe izlediğinde o da beğenecek eminim.

T in the Park diye bir festival var İskoçya sınırlarında, Birleşik Krallık’ın en büyük festivallerinden biri. Festivale yeni davet edilmiş bir punk kız grubu Dirty Pinks ve ana sahnenin ağır topu synth pop ikilisi The Make festivalin ilk günü kapışıyorlar ve ikisinin solistleri acayip bir amca tarafından bileklerinden kelepçeleniyorlar. İkisinin de manitaları, grup elemanları ve festivalin kendi havası birleşince ortaya pek neşeli bir romantik festival filmi çıkıyor. Bundan iyisi 70’lerde Glastonbury, o kadar.

Oyuncuların büyüüük kısmı festival katılımcıları bana kalırsa. Festival sırasında çekilen bir filmden daha başka ne beklenebilir ki zaten? Punkçı ablam pek sevdiğimiz Natalia Tena, yakışıklı solistimiz ise daha önce gördüm ama nerde bilemediğim dediğim Luke Treadaway. İkisinin kimyası bayağı iyi tutmuş, üstüne ikisinin de müzikle içli dışlı olmaları karakterlerin içinde sırıtmamalarını sağlamış. Yönetmen Perfect Sense’ten bildiğimiz David Mackenzie. Bu kadar kalabalığın içinde film çekmek gibi zor bir işin altından başarıyla kalktığını düşünüyorum kendisinin. Bütün o çamur deryası, tepinme, yorgunluk, hareket, hepsi yerli yerinde. Bütün bunların arasında da burunlarından kıl aldırmayan, manitaları yanında 4’lü zıpzıp takılıp bir yandan da düet yaparken birbirlerine göz kırpmaktan kendilerini alamayan ve ayrılamayan iki şarkıcı işte.

Peki, böyle bir filmde ne dinliyoruz? Efendim Paolo Nutini’den Modest Mouse’a, Calvin Harris’ten Editors’a sürüyle indie insan ve grup. Üstüne Dirty Pinks’le The Make’ten dinlediğimiz birkaç şarkının çok giderinin olduğunu söylemeliyim.

Lütfen gençler, genç kalanlar, izleyin. Çok hafif, zevkli ve kesinlikle zamanı boşa harcatmayan bir film. Zaten 1 saatin biraz üstünde. Ne yapıyorsunuz günde 1 saatte yani, ansiklopedi mi okuyorsunuz? Onu da okuyun, bunu da izleyin.

 

Oro?

1 haftadır durup durup dövüş sahnelerine bakıyorum, sürekli müziklerini dinliyorum, mangasını okumaya bile başladım, doyamadım, kendoya başlayacağım sırf bu yüzden! Rurouni Kenshin Live Action filminden bahsediyorum, şu anda yazıyı okumayıp direk filmi izlemeye geçebilirsiniz mesela!

Kenshin, Türk televizyonlarında da bir dönem yayınlandı, hem animesi, hem mangası ama herhalde daha çok OVA’larıyla unutulmazlar arasında yer aldı. Bir süredir live action’ını da bekliyorduk, fragmanı “yeterince” heyecan vericiydi, ama film çok başka bir şeydi yahu!

kenshinp52 saat 14 dk boyunca, gerçekten çok güzel bir samuray filmi izledik. Karakterleri ve olayları bilmek sadece animeyle karşılaştırıp “vay anasını, olmuş!” dememize yaradı. Kenshin’den habersiz olanlar da aynı zevki çok rahat alabilirler. Yalnız şunun özellikle altını çizmek istiyorum: olmuş. Yapmışlar. Mushihi’nin filminde çok sevdiğim Ginko’nun perukla dolaşması hiç hoşuma gitmemişti mesela, burada Kenshin’in kızıl saçları gayet doğal, göze batmıyor. Sanırım animelerin/mangaların filmini çekmek en çok da saç konusunda zor olsa gerek, ne de olsa saç rengini bol keseden dağıtıyorlar. Kenshin’i canladıran aktöre de (Takeru Sato) buradan helal olsun, geçmişini gömmeye, sakabatou’suyla yeni çağa ayak uydurmaya çalışan Hitokiri’yi bir başkası bu kadar iyi beyazperdeye aktarabilir miydi, bilemiyorum. Zaten yönetmen de en baştan kendisini istemiş.  Emi Takei de heyecanlı, gururlu, asabi ama aslan parçası Kaoru’da fena iş çıkarmamış. Yine de Megumi (Yu Aoi), Yahiko (Taketo Tanaka), Sanosuke (Munetaka Aoki) ve Saito (Yosuke Eguchi) daha başarılı canlandırmalar olmuş sanki.  Arada öyle inanılmaz farklar yok bana kalırsa.

Dövüş sahnelerinden ayrıca bahsetmek istiyorum: Kenshin’in Kamiya dojosunda çapulculara dayak attığı sahne filmde Kenshin’in güldüğü sahnelerden sonra en sevdiğim sahne oldu sanırım. Nasıl bunu söylediğimi bilmiyorum ama doğal olmuş. Hiten Mitsurugi Ryu’yla dövüşüyor adam, o hareketleri bekliyoruz tabii, hani çok uçuk olsa, animede de vardı deyip geçerdim, üstünde durmazdım bile ama dediğim gibi, kanlı canlı samuray filmi olmuş, hiçbir hareket sırıtmıyor bana kalırsa. İşi bilenler belki bu ne la böyle demiştir ama bence güzel olmuş. Diğer sahneler de aynı şekilde, hem estetik, hem gayet heyecanlı aksiyon sahneleri çekilmiş. Müziklerin rolü de çok önemli, Naoki Sato her sahnenin hakkını vermiş (bkz. dövüş sahneleri, Hiten).

Manganın yaratıcısı Nobuhiro Watsuki de beğenmiş , bize pek fazla söz düşmüyor. Devamı da düşünülüyormuş, lazım zaten. Neyse, ben diyeceğimi dedim, izleyin, sonra  birkaç kez daha izleyeceksiniz. Hatta ben de şimdi açıp birkaç dakika göz gezdireyim.