palmoth tarafından yazılmış tüm yazılar

Ay Savaşçısı vs Ay Savaşçısı

Ay Savaşçısı, benim için hiçbir zaman sıradan bir çizgifilm olmadı. Çocukluğumu ve ergenliğimi dolduran koca kafalı, tembel, ağlak, tıkınmayı ve uyuklamayı bir sanata döndüren Usagi Tsukino’dan hala kocaman bir parça taşıyorum karakterimin içinde: Arkadaşlarıma sadakat, adalet duygusu, bir erkeği sevmenin ona muhtaç olmakla bir olmadığını bilmek. Usagi uzun bir zamandır –ve hala- en yakın arkadaşım ve yol göstericim, onsuz başka biri olurdum, eminim.

Bu bağlılığı anlatmamın sebebi, uzun zamandır “Ay Savaşçısı baştan yapılacak, devamı gelecek, oo her şey bir başka olacak” tadında sakız gibi uzayan dedikoduların bir son bulması ve en sonunda dün, her şeyi baştan başlatan yeni Ay Savaşçısı’nın başlaması. Bugün size neyin olup neyin olmadığını özetleyeceğim (dramatik müzik girsin buraya). Ay Savaşçısı vs Ay Savaşçısı yazısının devamı

Reklamlar

Frank: Yaratıcılığın Sınırları Popülerlik Mi?

Bugün Başka Sinema‘da Frank‘i izledik. Filmden bahsetmeden önce Başka Sinema’yı tanıyalım. İstanbul’da 9, Ankara’da 2, Eskişehir ve Bursa’da birer sinemada her gün bağımsız filmler yayınlıyorlar. Kafanızı Hollywood’dan kaldırmak istediğinizde mükemmel bir alternatif. Bir de Sundance ve Toronto açılış filmleri dışında film izlemeyen ben (çok sofistikeyim azizim) pek sevdim. İnceleyin, denk getirin ve siz de izleyin. Frank: Yaratıcılığın Sınırları Popülerlik Mi? yazısının devamı

Arcade Fire: Reflektor

Sevgili son 4 aydır bu siteyi takip etmeyen sevenlerimiz, geri döndük! Neden gitmiştik diye sormayın çünkü ben söyleyeceğim: üşendik, sıkıldık, geziyle, politikayla, felsefeyle haşır neşir olduk, bol kitap okuduk, biraz müzik dinledik ve daha da az film izledik. Fakat artık yokluğa dayanamadık, evladımızın elinden tutmaya karar verdik. Hadi bakalım.

arcade-fire-reflektor-cover-500x500 (1) Arcade Fire’ın yeni albümü çıktı 2 gün evvel. Şahsen kendilerine ait 1 (bir) adet bile şarkılarını bilmeyen biri olarak ne öncekileri dinleyeceğimi sanıyorum ne de bu muhteşem albümü dinlemeyi bırakacağımı düşünüyorum. Yaklaşık 2 ay önce yayınlanan 7,5 dklık Reflektor açıkçası gelişini belli etmişti bugünün sosyalliğinin yalan haline: We’re so connected, but are we even friends? Ama hani… Fakat bana ters köşe yaptıran Arctic Monkeys’den sonra artık şaşırmıyorum arkadaş. Bu satırları yazarken bile 1 yıl önce sabah akşam bir maymun şarkısı dinlemeden günü bitirmeyeceksin deseler ağzını burnunu dağıtırdım, şimdi maymun olduk. Neyse, Kanadalı kalabalık grubumuza geri dönelim.

Hali hazırda James Murphy’nin elinin değip de ciksolukta, diskolukta tavan yapmayan şarkı veya grup var mı? Yok. Bu da öyle. 4 ay önce çıksa Daft Punk’ın ortalığın tozunu attıran albümüyle kapışamazdı ama şimdi, sonbaharda üşümemek için diskolara kaçan oynaklar için mis gibi 14 şarkı var ve artık onların zamanı. Albümü iki CD’ye ayırmışlar. İlki daha coşkulu, dinlerken el ayak vurmalı, ikincisi biraz daha dingin bir harekette. Zaten iki aydır yiyip bitirdiğim Reflektor’le açılıyor albüm, Here Comes the Night Time ile büyüyor ve favorim Normal Person’a geliyor: “Am I a normal person?/You know, I can’t tell if I’m a normal person/It’s true, I think I’m cool enough, but am I cruel enough?/Am I cruel enough for you?” ve ilk albümü solistin hanımının Fransız aksanıyla eşlik ettiği, aklına mutlaka takılan Joan of Arc’la bitiriyoruz. İkinci CDyi gizli bir parça, ardından da Here Comes the Night Time II yavaş yavaş açıyor ve Eurydice ve Orpheus’a selam çakıyorlar. Sonraki şarkıdan hiçbirşey ummamıştım, zira adı Porno olan bir şarkıdan ne bekliyorsunuz ama hayır- tekrarda geçirdim bugün bu şarkıyı! Bu arada hızımız düşmüştü, Afterlife’la aynen rölantide devam ediyor ve Supersymmetry’le kapatıyoruz.

Evet, 75 dakikalık bir zevki dinlediniz. Şimdi başa sarın ve bir daha dinleyin!

Delta Machine: Depeche Mode’un yeni klasiği

Ben bir Depeche Mode fanıyım. Exciter’dan beri dinliyorum mükemmel insanları. İlk dinlediğim an aklımdadır, ilk kalbime düştükleri an da. 2006’da konser bittiğinde “bitmiş olamaz, değil mi?” diye yanımdakilere çaresizce sorduğumu da bilirim. Sürekli dinlemem ama dinlediğimde devamlı dinlerim. Karanlıkları bilen adamlar; insanın kendine ve etrafındakilere inancını sorgulamayı ve sorgulatmayı çok iyi beceriyorlar, acıyı öyle tempolarda veriyorlar ki size dayanma gücü oluyor. Halbuki dışardan baksan Dave göbek atıyordur.

Depeche Mode 17 Mayısta İstanbul’da, tekrar. Yeni albüm Delta Machine turu için geliyorlar. Tam 13. stüdyo albümü arkadaş. Benim dinlediğim 10. albüm. Yani takdir ederseniz burada bir Delta Machine değerlendirmesi yaparsam çok da kötü değerlendireceğimi söyleyemem. Yine de önden söyleyeyim, beklediğimin çok ama çok üstünde bir albüm bu. Sounds of the Universe ne kadar sıkıcıysa bu da tam tersi bir o kadar hızlı akan, yepisyeni ve bir o kadar eskilerin arasında yerini bilen 13 şarkı.

Açtık albümü, karşılama Welcome to my World. Ben bu şarkıyı bitiremem, onu biliyorum. Nakarata gelinceye kadar sakin bir ilerleyişk, nakaratta coşan bir hava. Hoşbulduk DM, hoşbulduk. Konser bununla başlasın, bağıra bağıra söylemek istiyorum: And if you stay a while/I’ll penetrate your soul/I’ll bleed into your dreams/You want to lose control. Dave Angel’da yine bariton sesini çıkarmış öne, ışık görmüş tavşan misali anlatıyor da anlatıyor. Çıkış şarkısı Heaven için bütün albümden bağımsız söyleyeceğim şey şudur ki, sinmedi bende. Belki daha çok dinlemem gerekiyor, belki beklentilerim çok yüksekti veya bevklediğim o şarkı değildi. Albümün içinde değerlendirirnce de yerini bulamıyrum. Yok yani, ne önüne ne arkasına birşey gelmiyor. Çok ayrı bir karanlık var. Ha güzel, yumuşak, derin. Ama bu albümde değil de belki Playing the Angel’da yeri var gibi. Heaven’da yaşadığım o eksik duyguyu ama hemen toparlıyorum Secret to the End’de. Belki de sözleri bana birşeyler hatırlatıyordur ama bütün olarak objektif bakınca  tekrarlı nakaratıyla, kararsız ve bir o kadar da sorunlu sözleriyle vuran bir parça. Çok sevdim. My little universe, adı gibi küçük, minimalist synthlerle başlayıp biten ve “here i’m king/i decide everything/i let noone in” sözleriyle kapalı bir dünyadan sesleniyor. Broken’ın muhteşem nakaratını dinlerkense resmen kalbim buruluyor: “when you’re falling/i will catch you/you don’t have to fall that far”. The Child Inside’da Martin yine en ağır şarkıyı almış üstüne, sevdim mi emin olamadım. Soft Touch/Raw Nerve belki de albümün en belirleyici şarkısı. Yani Violator’da Enjoy the Silence olmasa Personal Jesus olurdu değil mi? Bu albümün PJ’ı bu. Industrial pop diye birşey varsa, bu albüm onun mihenk taşıdır denilebilir ve kanıtı da albümün ortasında konser şarkısı olduğu bariz Soft Touch. Should be Higher, bunun için ne denilebilir? Yıllardır bunun için beklediysek iyi yapmışız çünkü dinlediğim andan itibaren klasik olacağını biliyordum. Yok yani, “your lies are more attractive than truth” başka ne olabilir, nasıl unutursun bir defa duyunca? Hemen ardından hızımız ‘görece’ düşüyor Alone’da. ‘I couldnt save your soul’ diyor Dave ama biliyoruz ki albüm ilerledikçe çoktan görevini yerine layığıyla yerine getirdi. Ve devam ediyoruz Soothe My Soul’la, çok güçlü bir nakarat olmasa da albümdeki en seksi şarkı desem yeridir herhalde: “i come to your house/break down the door/girl im shaking/i need more”. Her DM albümünde olması gereken bir arsız şarkı olmalı, yoksa o zaten DM değildir. O da nesi? Son şarkıya gelmişiz, bize Goodbye diyorlar, hemi de kovboy edasıyla. Komik adamlarsanız vesselam yine de, son şarkı veda eder gibi bir balad çıkar derken gayet sağlam bir bitiş veriyor.

Bıkmadan okudunuz mu? Tebrikler. Toparlayarak bu yazıyı kapatayım o zaman: favori albümüm Songs of Faith and Devotion’a en çok yakınsayan ve DM dinlemeye başladığımdan beri çıkan en iyi albümdür Delta Machine. Hala karanlıklar ve umutlar en güzel elektronik pop ezgilerinin içinde geliyor. Bir Depeche Mode’un var olmasının gerçek sebepleri bu albümle geri dönüşlerinde yatıyor.

You Instead

İşe başlamanın hemen öncesinde beni her türlü mühendislik, düzenli iş ve kişisel temizlik fikrinden soğumama neden olan filmden bahsetmek istiyorum size sevgili okuyucular: You Instead. Konusu müzik olan filmleri pek severiz bildiğiniz gibi, bunu da aşırı beğendim ve Tuğçe izlediğinde o da beğenecek eminim.

T in the Park diye bir festival var İskoçya sınırlarında, Birleşik Krallık’ın en büyük festivallerinden biri. Festivale yeni davet edilmiş bir punk kız grubu Dirty Pinks ve ana sahnenin ağır topu synth pop ikilisi The Make festivalin ilk günü kapışıyorlar ve ikisinin solistleri acayip bir amca tarafından bileklerinden kelepçeleniyorlar. İkisinin de manitaları, grup elemanları ve festivalin kendi havası birleşince ortaya pek neşeli bir romantik festival filmi çıkıyor. Bundan iyisi 70’lerde Glastonbury, o kadar.

Oyuncuların büyüüük kısmı festival katılımcıları bana kalırsa. Festival sırasında çekilen bir filmden daha başka ne beklenebilir ki zaten? Punkçı ablam pek sevdiğimiz Natalia Tena, yakışıklı solistimiz ise daha önce gördüm ama nerde bilemediğim dediğim Luke Treadaway. İkisinin kimyası bayağı iyi tutmuş, üstüne ikisinin de müzikle içli dışlı olmaları karakterlerin içinde sırıtmamalarını sağlamış. Yönetmen Perfect Sense’ten bildiğimiz David Mackenzie. Bu kadar kalabalığın içinde film çekmek gibi zor bir işin altından başarıyla kalktığını düşünüyorum kendisinin. Bütün o çamur deryası, tepinme, yorgunluk, hareket, hepsi yerli yerinde. Bütün bunların arasında da burunlarından kıl aldırmayan, manitaları yanında 4’lü zıpzıp takılıp bir yandan da düet yaparken birbirlerine göz kırpmaktan kendilerini alamayan ve ayrılamayan iki şarkıcı işte.

Peki, böyle bir filmde ne dinliyoruz? Efendim Paolo Nutini’den Modest Mouse’a, Calvin Harris’ten Editors’a sürüyle indie insan ve grup. Üstüne Dirty Pinks’le The Make’ten dinlediğimiz birkaç şarkının çok giderinin olduğunu söylemeliyim.

Lütfen gençler, genç kalanlar, izleyin. Çok hafif, zevkli ve kesinlikle zamanı boşa harcatmayan bir film. Zaten 1 saatin biraz üstünde. Ne yapıyorsunuz günde 1 saatte yani, ansiklopedi mi okuyorsunuz? Onu da okuyun, bunu da izleyin.