Banu Güven hk.


Uzun bir aradan sonra tekrar yazıyorum, hem de yine memleket meseleleri hakkında. Birkaç gün önce Banu Güven, NTV’nin belki de en bilinen spikeri, kanalından istifa etti. Gerçeği söyleyeyim, Banu Güven bir türlü sonunu getiremediği sorularla biraz boğucu röportajlar/söyleşiler yapsa da, güzel, cool, başarılı kadın imajıyla kendini izlettiren bir ablamız. Her türlü severim kendisini. 14 yılı NTV’de geçmiş, bilmiyordum. NTV’nin kendisini kaç senedir adamakıllı biliyoruz ki? Umarım NTV ile yolları ayrılmış olsa da Banu Güven’in hakkını yemezler, çünkü hakkı kolay kolay ödenecek gibi değil.

Peki neden ayrıldı? Bu konuda hala bilgi edinememişseniz, Google ellerinizin altında, biraz zahmet edip okuyun. Bugün Cengiz Semercioğlu Hürriyet’te olayı biraz fazla saçma bir boyuttan almış; Banu Güven’in kendini dev aynasında gördüğünü, “Emin Çölaşan Hürriyet’ten ayrıldı da gazete devrildi mi sanki” gibi bir cümleyle örnekleyerek söylemiş. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’tena ayrılışıyla Banu Güven’in NTV’den ayrılışı arasında doğrudur, bir bağlantı kurulabilir. İkisi de çalıştıkları kurumların önde gelen yüzleriyken, hükümet baskısıyla (dolaylı ve doğrudan) ayrılmak zorunda kalmışlardır. İkisi de yıllarını vermişlerdir, oldukları kişi olabilmek için sabah akşam demeden, biz uyurken en doğru haberi, en doğru şekilde verebilmek için uğraşmış insanlardır. Gazetecilik gerçekten zor bir meslek (hakkıyla yapanlar için, yoksa Bodrum’da yeni evlendiği kocasıyla ne kadar mutlu olduğunu yazmak gazetecilik sayılmıyor), özellikle Türkiye gibi  araya darbe dönemleri serpiştirilmiş neredeyse her hükümetin sansür koyma hakkını kendinde gördüğü ülkelerde gazetecilik bir onur ve vicdan meselesine dönüşüyor. Üstüne her medya kuruluşu sahibinin büyük iş adamları olması, hükümetin iki dudağına bakmasını gerektirecek ihalelere girişmesi, işte o işini hakkıyla yapmaya çalışan gazetecilerin işini o kadar zorlaştırıyor ki..

Banu Güven’i bugün yazmamın en önemli sebebi, dün Diyarbakır’da şehit düşen 13 askerimiz. Banu Güven, Leyla Zana’yı programına çıkartmak üzereyken engellenmiş. Kürt sorunu tırmanıyor mu, yoksa çözülüyor mu bir türlü göremiyoruz. Bir taraf özerklik ilan etmeye hazırlanıyor, deklarasyonlar yayınlıyorlar, diğer taraf halkın iradesinin yarısına sığınıp istedikleri şeyi 40 defa söylerlerse gerçek olacağına inanmayı tercih ediyor. Bu noktada Başbakan ve beraberindekilerin inanmak istedikleri şeyden sanırım herkes haberdar. Tam da burada, Kürtlerin önde gelenlerinin belki sağduyulu, belki de rahatsız edici açıklamalarını dinlemek zorundayız. Zaten bunun yolunu açan da Kürt açılımı adı altında Başbakan değil miydi? O halde neden bundan rahatsızlar? Tam seçim ertesi Türkiye’de herkesin renginin belli olduğu bir ortamda iki tarafın da ellerindeki tüm kartları masaya yatırması sonucu birkaç ay sonra baba olacaklar, yetişmiş meslek sahipleri (ki bunun  ne kadar zor olduğunu hükümet üyelerinin çocukları pek bilmez), ya da daha çocukluktan yeni çıkmış gençlerin ölmesi, Kürt tarafının pek de blöf yapmadığını gösteriyor.

Nereye bağlayacağım: 1. Medyanın özgürlüğünü tamamen yitirip kimliğini kaybetmesine, 2. Kürt sorununun artık çözülmesinin bir hükümet değil, ülke politikası haline gelmesi gerektiğine, ki ikisi de burada birbirine Banu Güven gibi gazeteciler yoluyla düğümleniyor, düğümlendiği yerde de yine aynı gazeteciler arada eziliyor. Artık söyleyecek şeylerin bittiği bir noktadayız, seçimlerin sonucu belli, insanların duruşu belli, geldiğimiz yer de, gittiğimiz yer de belli. Ancak arada bir, günlük olayların arasında (bugünlerde futbolda şike skandalı) satır aralarını okumakta fayda var. Okumaya başlamışken, Banu Güven’in kendi sayfasında Başbakan’a yazdığı mektuba da bir göz atın:

Sayın Başbakan,

Siz de duymuşsunuzdur belki. Ondört yıl emek verdiğim NTV’den geçtiğimiz günlerde ayrılmak durumunda kaldım. Bu haber duyulduğundan, hatta programı erken tatile sokmamı gerektiren malum sıkıntıları yaşadığım günden beri çevreme ‘neden böyle oldu’ sorusunun cevabını vermeye çalışıyorum. Yanlış anlamayın, anlattığım kişisel bir mağduriyet hikayesi değil. Ölçülebilir başarı kriterlerini karşılamış olan ve yayında olduğu dönem içinde kanal yönetiminin takdirini alan bir programın ve benzerlerinin gelecek yayın döneminde, en azından bugüne kadar bu yayınları götüren kişiler tarafından yapılmayacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Neden? Bu sadece bizim kurumumuzu ilgilendiren bir durum mu? Sizinle kısa vadede herhangi bir söyleşi yapmam pek muhtemel görünmediğinden yazma ihtiyacı hissettim.

Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor. ‘Şimdi o kişiyle konuşmasak’ ya da ‘Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek’, ‘Haberi çok büyütmesek’, ‘Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak’. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler. Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı. 2004‘te Pamukova’daki hızlı tren kazasının ardından ‘Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?’ diye soran gazeteciye, ‘Sen hangi gazetedensin?’ diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir ‘kaza’ olmuştu. Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda ‘Bu iş artık katlanılır gibi değil’ derken sesinin titremesinden mi? Yoksa birçok meslektaşımın ‘Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım’ demesinden mi? Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi? Toplumsal olaylarda biber gazı ve cop devreye girdiğinde, ‘ağır kaçabilecek’ bazı görüntülerin ayıklanmasından mı? Yanlış anlaşılmasın, sadece eski kanalımda değil, yine duyduklarıma dayanarak söylüyorum, başka kanallarda da haber spotları yazılırken defalarca düşünülmesinden ya da bazı anahtar kelimelerin kullanım dışında tutulmasından mı? Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca ‘müdahale’ deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil. Yani durum hiçbir yayın kuruluşunda pek farklı değil, ama belki farklı farklı idare ediliyor. Her yayın kuruluşunun ait olduğu grubun karnının yumuşaklık derecesine göre reaksiyon verdiğini görüyoruz. Başka alanlardaki yatırımların, girişimlerin ya da sermayenin kazaya uğrama riski sınırlarımızı belirliyor, zaman zaman iyice geriye çekiyor. Şunu da söylemek gerek. Türkiye’de medya benzer tecrübeleri daha önce de yaşamış ve tökezlemiş bulunuyor. Doksanlı yıllardan başlayarak çok sayıda örnek verilebilir.

Biz de NTV’de, son dönemde bütün basın gibi belli bir ‘frekans’ dahilinde bir ortalama tutturmaya çalışarak habercilik yapmaya devam ettik. Yani ana akım medya ortalamasına kıyasla sapmaların olduğu yayınlar yaptık, dokunulması pek tercih edilmeyen konulara, yayına alınması pek tercih edilmeyecek konuklara da yer verdik. Ama sonra koridor iyice daraldı ve tavan da basıklaştı. Tam kırılma seçimin hemen öncesine denk geldi. ‘Neden böyle oldu’ sorusuna bir cevap bulmak için, Mayıs ayına kadar biraz geriden gelerek bakmak faydalı olabilir. Görebileceklerimizin yanında asla bilemeyeceklerimiz de var tabii. Her neyse, bizim daha çok oyumuz var, o halde daha çok konuşma hakkımız olmalı anlayışıyla bize yayıncılık ilkeleri yeniden öğretilmeye çalışıldı. Buluttan nem kapabilecek bir iktidar endişesi gelip üzerimize çöktü. Sorabilirsiniz, ‘acaba benzeri tepki ve talepler hiç muhalefetten yansımadı mı’ diye. Evet, yıllar içinde muhalefetten de zaman zaman benzer yaklaşımlarla, bazen boykot olarak adlandırabileceğimiz tepkilerle karşılaştık. Ama arada sonuç açısından ufak bir fark var. İktidarla karşı karşıya kalmanın farkı.

Ak Parti’yi seçim başarılarından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Haklısınız muhalefetle birlikte, size oy vermeyenler de partinizin iki seçmenden birinin oyunu neden aldığını oturup düşünmeli. Hakkınızı teslim etmeli, ama teslim olunması beklenmemeli.
Siz seçimden sonra yaptığınız balkon konuşmasında, ‘Milletimizden aldığımız güçle, yetkiyle demokrasi daha ileri standartlara kavuşacak, özgürlükler çok daha genişleyecek, herkes kendisini çok daha rahat ifade edecektir. Bütün kardeşlerimin, 74 milyonun böyle bir gönül huzuru içinde olmasını yürekten temenni ediyorum” demiştiniz. Seçim öncesinde bu konuda bambaşka bir anlayışın sert ifadelerini kullanmış olmanıza rağmen, bugün itibariyle ortaya çıkan somut bilgiler bu kadar yıldır kimsenin çözmediği Kürt sorununun sizin iktidarınız döneminde çözülme olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor. Aldığınız yüzde 50 oyla bu sorunu korkmadan çözebilecek bir konumdasınız artık. Bu durum heyecan yaratıyor. Bunlar olurken, bir taraftan da tohumları sizler tarafından atılan otosansür nedeniyle bugün karşılaşmış olduğumuz sorunların, mesela benim Leyla Zana’yı çıkaramamış olmamın, Vedat Türkali’nin söylediklerinin sonuçları ne olur endişesinin ya da Ertuğrul Mavioğlu’nun Murat Karayılan’la konuştuğu için yargılanmasının trajikomikliğini yaşıyoruz. Bu sorun çözülünce herkes size müteşekkir olacak. Ama demokratikleşme Kürt meselesinin çözülmesinden ibaret değil elbet. Başörtüsü meselesinden, Aleviler’e eşitlik tanınmasına, suya erişim hakkından, Ahmet ile Nedim’in meslektaşlarının ve kamuoyunun vicdanını yaralayan tutukluluklarına kadar uzun bir liste belirliyor bizim demokrasiye dair notumuzu. Yeni Anayasa çalışmaları bu notun belirleneceği sınav olacak. Yeni Anayasa için vadettiğiniz özgürlüklerin Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında ve özel yetkili ceza mahkemeleri ve savcılarının ‘özel’ tasarruflarında yansımasını bir an önce bulması da gerek. Seçim, Siyasi Partiler, Dernekler ve Sendikalar, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunları da belki anayasa çalışması bitmeden bu vaatlerle uyumlu hale getirilebilir. Sözünü verdiğiniz ifade özgürlüğünün her alanda hayata geçmesini bekliyoruz. Haberciler olarak içinde bulunduğumuz tablonun bu derece karanlık olmasından sizler kendinizi doğrudan sorumlu tutmuyorsanız, en azından neden böyle bir algının oluştuğunu, nerelerde hata yapıldığını tahlil etmeniz, tespitlerinizi de iletişim içinde olduğunuz medya patronlarıyla ve yönetimleriyle tartışmanız belki somut sonuçlar verebilecek iyi bir başlangıç olabilir.
Saygılarımla.”

 

Reklamlar

5 thoughts on “Banu Güven hk.”

  1. aslında ben senin ne demek istediğini de anlamadım hacı. ne diyorsun, özerklik mi konuşalım? yoksa basın özerkliğini mi? basın özerkliği, toprak özerkliğini pışpışlarsa basın
    oluyor mu bu işler?
    ybsg. banunun gidişatının da cüneyte yakınsadığını unutmamak gerek. gazetecilik yapıcam derken radikalleri tvye çıkartmaktan başka nedir ki bu? iyi bari, mesela jedi cemiyetini resmen kuralım, biz de ayrılmak isteyelim, olacak mı?
    otosansür evet tehlikeli, ama banu daha da tehlikeli sularda ispirto ocağı görevini üstlenenlerden olmaya başlamıştı. zaten ona bişey olmaz, olan yine memlketeime, şehit düşen vatandaşıma oluyor. o daha ağzından çıkmayan soruları kurmaya çalışsın…

  2. bana kalırsa bir işe başlandı. özerklikten yana değilim ama konuşmak gerekiyorsa da konuşalım. ki, kürtler zaten kendi kendilerine konuşup hallediyorlar işlerini. sen dahil olamıyorsun, kabul etmiyorsun ama bu onların kendi kararlarını verdiği gerçeğini değiştirmiyor.
    basın özerkliğini ise konuşmayı çok isterdim ama bunu konuşmak, kürtlerin özerkliğini konuşmaktan daha zor artık. banunun konuşma stilini takdir etmiyorum, favori insanım değil ve dediğin gibi cüneyte yakınsamaya başladı. ama bu kovulmasını ya da sansüre uğramasını gerektirmez. o zaman hrant dinki öldüren zihniyete çıkıyor: ermeniydi, yazılar yazıyordu, öldürüldü, öldürüleceği vardı, lazımdı demek gibi birşey oluyor.
    tehlikeli suları biz çoktandır içiyoruz canım, bunun için banuya gerek yok zati…

  3. Yeni okudum yazını ve Ece Temelkuran’ın son yazılarından birinden şu cümle aklıma geldi: “Bilirsiniz, çatışmaların, çekişmelerin karşıt tarafları birbirine bir şey yapmaz. Ama her iki taraf da, ortada durup vicdanla, ılımlılıkla söz söyleyeni yok eder.” Banu güven de bu şekilde gitti gibi geliyor.
    Ayrıca gazetecinin görevi tabi ki de radikal grupların sözcülerini konuşturmaktır, ama konuşturuyor diye illa ki onun görüşünü destekliyor anlamına gelmez. Farklı seslerin duyulmasına destek olmayacaksa gazeteciliğin ne anlamı kalır? Aksi takdirde sürekli toplumun büyük çoğunluğunun duymak istediği haberleri dinlemek zorunda kalırız. Yani bi kendi yarattığımız bi rüya içinde yaşarız.
    İdeal gazeteci rüyadan sıyrılıp gerçekleri görmemize yardımcı olur. Ama hangisi gerçekten ideal gazeteci, banu güven öyle mi? bilmiyorum. hiçbirine güvenmem. medya patronlarının istemediği bir haberin yayınlanması ihtimali yok nihayetinde, onların da pis bi dünyası var.
    yine de olabildiğince farklı düşünceleri aktaran gazetecileri takip ediyorum, ki böylece ortaya karışık bilgilerden kendi fikrimi oluşturuyorum:)

    diline sağlık sayın yazar, duygularıma tercüman olmuşsun, ben de destan yazdım sözde yorum diye:)

    1. yok yok, iyi ki yazdın, zaten önemli olan normal bir fikir belirtme zemini yaratmak ki bunu bulmak pek mümkün değil bu aralar. bence de banu güven’in tam olarak ideal gazeteci olup olmadığını bilmek mümkün değil. ama eğer gerçekten başbakana yazdıklarında ciddiyse en azından uğraşmış diyebilirim. işte medyanın hepten büyük iş adamlarının elinde olması büyük sorun. adamın umurunda değil zaten kürt sorunu da, ülkenin durumu da, ya da basın özgürlüğü de. belki çok az alakalı olacak ama, umarım medya patronları, paranın ve gücün her zaman dokunulmazlık sağlamayacağını görmek için rupert murdoch’un yaşadıklarından ders almaya karar verir..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s