Röp röp röp!


Ay çok kıskandım! Daha önce konuk yazar olarak blogumuza destek veren K., Palmoth’la kendisine, dizilere ve hayata dair bir röportaj yapmış. Henüz yeni bir blogger olmasına rağmen bu konuda hızla yol alacağına inandığımız K.’nın Palmoth röportajını ve blogundaki diğer röportajlarını okuyun!

“Arkadaşlarınızı bir koleksiyon olarak düşünürseniz, Gökçe Dil bulması zor, ama sahip olması muazzam bir parça. Ona bu kadar değer vermeme neden ise sahip olduğu entelektüel birikimin durum ve/veya olaylara çok değişik ama son derece mantıklı açılardan bakmasını sağlayışı. Bir insanla konuşacak çok şey bulup da hiç birinin içi boş olmaması, kaçırılması hata denilebilecek bir kombinasyon. Maksadım benle röportaj yaptı diye birini şişirmek değil. Kendi gözümden, abartısız bir şekilde Gökçe Dil’i anlattım. Onu daha iyi tanıtabilmek, söylediklerimin haklılığını kanıtlayabilmek ve onu bir de kendi ağzından tanımak adına, onun kişisel zevklerinin kesişim kümesinden bir konu olan Black Books adlı ingiliz yapımı dizi üzerinden bir röportaj gerçekleştirdik…

Mekan : Beşiktaş Valonia Cafe

Zaman : 20/3/2011

Fotoğraf : Elif Naz Aladağ

Bir şey yapmak için motivasyonumun olması lazım. Onu da kaybedince hiç ilerleyemiyorum.

Kaan: Sorularımı unutmuşum. (Yıkılıyorum)

Gökçe: Olsun aklındakilerle başlayalım. Olmadı sonra tamamlarız. (Zihnimi okuyor)

K: Süper. İlk olarak, esas belirlediğimiz konudan: Black Books’tan bahsedelim biraz? Hiçbir fikri olmayanlar için.

G: Black Books izlediğim en iyi dizilerden birisi. Çünkü konu itibariyle pek çok ilgi çekici unsur barındırıyor. Esasen Bohem insan modelini tanımlayan bir dizi. İçinde bir kitapçı var. Asabiyet var. Şarap var. Sigara var. Ve bir de İrlandalılar var. İşte bunların hepsinin birleşimi Black Books. Dizinin ismi aynı zamanda dizinin ana mekanı olan kitapçının isminden geliyor. Bu ismin de sahibi Bernard Black. Kendisi tüm öğünleri sigara ve şarap olan, pisliğe bağışık, müşterileri kovan veya kovulmaktan beter eden ama bunların yanında çok zeki ve bir gecede bin sayfalık kitap yazabilecek kadar edebiyat bilgisine de sahip biri.

K: Şu müşteri kovmaca olayına dönersek, High Fidelity gibi İngiliz yapımlarında bu durum hep var. Nasıl bir esnaflık anlayışı bu sence?

G: Adamlar kendini beğenmiş en başta. Hatta High Fidelity’de arkadaşları şöyle bir şey söylüyor: ” O kadar kendini beğenmişsiniz ki müşteriyi seçiyorsunuz. Sadece sizin zevkinize göre adam seçiyorsunuz.” Bunun bir sebebi de şu; her ikisininde de yaptığı iş konusunda çok fazla tecrübeli ve bilinçli olmaları. Bernard (Black Books) kitap, Rob (High Fidelity) ise müzik aşığı bir adam ve bu konulardaki zevkleri, birikimleri üst seviyede. Bir de satış amacı gütmeden, hobi olarak sevdikleri mesleği yapıyorlar sadece. Para kazanayım, kar edeyim gibi tasaları yok.

K: Eğer bir dizi ya da filmde şarap ve sigara içen depresif bir karakter görürsem anlıyorumki bu bir İngiliz yapımı…

G: Bence ikisi birbiriyle pek iyi gitmiyor. (Gülüyoruz) Bu belki bir yerde bohemliğin getirisi olabilir.

K: Bohemlik nedir? (Cehaletim gün yüzü görüyor)

G: Tam sözlük anlamını bilmiyorum. Kendini salmış, daha çok sanatsal aktivitelerde kendini kaybetmiş, ortada kişisel tatminden başka yararlı bir iş olmayan, başkasını da takmayan, tamamen de içi boş olmayan, kültür birikimi gerektiren bir anlayış.

K: Depresif anlarda- Bridget Jones’ta da var bu- sigara, şarap ve müziğe kendini verme çözüm mü gerçekten?

G: Çözüm değil aksine durumu daha da vahim hale getirip bunun içinde boğulmana sebep oluyor. Çünkü hiçbir zaman kurtulmuyorsun can sıkıntısından, depresyondan. İngilizler şarap içmeyi seviyor zaten, o yüzden aslında depresyonmuş, sıkıntıymış, bunlar bahane. Mesela Coupling’de de böyleydi. İlk orada farketmiştim bu söylediğini mesela.

K: Bir de dizi ve filmlerde hep böyle ilişkilerde randevularda adımlar, aşamalar oluyor. Sadece İngilizler de değil Amerikada da mesela. Biz de hiç yok böyle şeyler…

G: Evet. Daha Türk kültüründe böyle bir şey gelişmedi. Ama bence çok saçma. Beklentiler çok net oluyor öyle bir durumda. Heyecanı kalmıyor.

K: Dizi ve film müziklerinden de bahsetmek isterim. Senin sıkça ilgilendiğin bir konu sonuçta…

G: Bence çok önemli hem dizide hem filmde. Bir yerde okumuştum. Müzikleri artık o senaryodaki boşlukları doldurmak için kullandıklarını da söylüyorlar. İzlediğin işi zevkli kılıyor ama müzikler filmin ve ya dizinin önüne geçmemeli. Mesela Battlestar Galactica’nın müzikleri sözsüz ama çok güzeldir, tamamlayıcı bir unsur gibidir. Bir başka örnek Scott Pilgrim vs. The World. Sabah akşam şu sıra onu dinliyorum. Mesela komedi dizilerinde sürekli bir diyalog, gülme efekti şeklinde geçtikleri için giriş müziği dışında pek müzikleri yoktur. Bu yüzden diğer dizi türlerinde olduğu gibi demin bahsettiğim doldurulması gereken senaryo boşluklarını bu efektlerle kapatıyorlar. Oysa ki dram, aksiyon tarzında diyalogsuz ya da sessiz sahnelerdeki bu eksiklik genellikle müzikle kapatılır. Aynı şekilde filmlerde de,  komedi türünde müzik kullanımı ihtiyacı daha azdır.

K: Bir de yukarıda bahsi geçen tüm yapımlarda, zor zamanlarda aranan bir en yakın arkadaş/arkadaş grubu kavramı var. Mesela senin hayatında bu kavramın yeri nedir?

G: Benim de bu şekilde arkadaşlarım var ama grup halinde değil. Esasen kız kardeşim Tuğçe- aynı zamanda ikizim- bu konuda belki ilk ama tek seçenek değil. Kimi zaman objektiflik adına onunla paylaşmadığım bile oluyor.

K: Peki ikizlik nasıl bir şey? İlk defa sorulmuyordur herhalde…

G: Evet ilk defa sorulmuyor. Herşeyde olduğu gibi iyi yanları da var kötü yanları da. Kendin gibi birisi daha var. Kendini başkasında izleyebiliyorsun garip bir şekilde. Ama bir yerde de sıkıcı bir şey. Mesela bir şey anlatacaksın, karşındaki heyecanlansın istersin ya. O hiçbir zaman heyecanlanmaz. Çünkü o da aynı şeyi hissediyordur. Mesela bir gün-hiç unutmam-bana bir reklamdan bahsedecekti. “Gökçe bir reklam var” dedi. Sadece bunu dedi. “Evet biliyorum” dedim. (Nasıl ya?) “Neden bahsettiğimi biliyor musun?” dedi. “Evet biliyorum” dedim. (Eee) “Nasıl” dedi? “Güzel” dedim. (Gülüyor)

K: Peki daha sonra konuştunuz mu hangi reklam olduğunu?

G: Evet. Aynı şeyden bahsediyormuşuz. (Aynısından istiyorum) Ama hiç gizli birşeyin olmuyor, karşındaki seni çatır çatır okuyor, konuşmasan da. (Tamam, istemiyorum) Bunun yanında hiçbir zaman arkadaş ihtiyacın da olmuyor. Mesela üniversite öncesinde hiç arkadaşlarımıza değer vermedik. Öyle bir problemimiz vardı.

K: Belki de hak etmişlerdir? (Kesinlikle)

G: Hak ettiklerini biliyorum. (Gülüyoruz)

K: Ben ve egom da öyleyiz. Başkası olmasa da olur. (Egom söz istiyor, vermiyorum)

G: Evet aslında. Tam olarak böyle bir şey.

K: Hep İngiliz yapımlarından, İngiliz kültüründen bahsettik. Senin bu konuya ilgini biliyorum. Neden İngiliz kültürüne bu kadar ilgi duyuyorsun?

G: Çünkü kültürlerinde- filmler, diziler, kitaplar, müzikler olsun -özendiğim çok şey var. Aynı şey Japon kültürü için de geçerli.

K: Peki bu takip ettiğin filmler, müzikler, vb. mi seni bu kültürlere yakınlaştırdı? Yoksa tam tersi mi?

G: Çok güzel bir soru. (Seviniyorum) Mesela Japon kültürü, beni anime gibi japon yapımlarına yöneltirken, İngilterede durum tam tersi. İzlediklerim, gördüklerim, aksanları benim oranın kültürüne ilgi duymama sebep oldu. Ayrıca  ingiliz esprilerini de çok seviyorum. Çok akılcı oluyorlar. Pek Amerikalılar gibi değil. Çok zorlama gitmiyor espiriler.

K: Animelerden bahsetmişken, çok bağlantısı olmasa da sanırım frp ile de ilgileniyorsun…

G: Açılımı: fantasy role playing. Bu daha çok bir çeşit tiyatral oyun gibi. Daha çok fantastik konular üzerine gidiliyor. Game Master denilen bir yönetici var. Bir senaryo belirliyor. Anahatlarını, girişini, çıkışını…  Sen zarlarla ilerleyerek o çıkışa gitmeye çalışıyorsun. Herkes sırayla, bir tur boyunca eylemlerde buluyor. Senaryo bu şekilde gerçekleşiyor. Ben pek oynamıyorum ama japon anime senaryolarını kullanarak oynayan arkadaşlarım var.

K: Kendi blogundan- https://tutelm.wordpress.com -bahseder misin? Nasıl açma kararı aldın?

G: Blogu kızkardeşim Tuğçe ile beraber açtık. Biliyorsun, Amerika’da blog sahiplerinin basın kartı var. Bununla galalara, söyleşilere katılıyorlar. Tuğçe, dünyada bunun gelişip, düzenli veya geniş kitleye sahip yazarların bu şekilde basın kartı alabileceğini düşünüyordu. Tamamen bu sebeple açtık. Daha çok film ve müzik üzerine yazıyoruz.

K: Peki blogunuzun takibi ne durumda?

G: Genelde arkadaş çevremiz takip ediyor. David Tennant (Doctor Who) gibi bazı konularda takipçi sayımızın artış gösterdiği oldu. Düzenli yazmıyoruz, yazsak daha çok takipçi olur. Bir de eski zamanlar seksi nasıl yapılır gibi aramalar geliyor. Blogda hiç böyle şeyler yok. Hayır, böyle birşeyi aratan insanların varlığı korkmama sebep oluyor. (Şaşkınız) Anlamlı değil.

K: Peki takip ettiğin siteler neler?

G: Senin blogun, (Onun bir adı var) ozyag.wordpress.com, grabmyballs.tumblr.com, genelde blogları rssle takip ediyorum. Ayrıca  listverse.com ve http://www.oddee.com’da çok vakit geçiriyorum. Bunlardan başka düzenli olarak maillerime ve twitter hesabıma göz atarım.

K: En sevdiğin dizi hangisi?

G: Çok net Coupling. Beni çok eğlendiriyor. Çünkü ergenlik döneminden çıkarken gözümü açtı. (Vauuv:bu cevabı beklemiyordum) Kadın-erkek ilişkilerini çok net ve komik bir dille cesurca anlatan bir dizi. Karakterleri de çok eğlenceli. O yüzden çok severim. Daha sonra The X Files gelir. Fantastik öğeleri ve akılcı bir kadın ile hayalperest bir adamın güç birliğini izlemesi çok keyifliydi. Uzun bir süre takip ettim. Ve tabii ki Black Books. (Bir an unuttuğunu sanıyorum) Herhalde sebep saymama gerek yok. (bkz: birkaç sayfa yukarı) Zaten bu diziyi bir insanın sevmemesi mümkün değil.

K: Kendi Black Books’un olsun ister miydin??

G: Doğal olarak. (En çok bu cevaba katılıyorum)

K: Peki, en sevdiğin dizi karakterleri kimler?

G: Jane(Coupling), Usagi (Ay Savaşçısı), Faye Valentine (Cowboy Bebop)

K: İnanamıyorum.(Anlık şok yaşıyorum) Hiç senden bahsetmedik. Gökçe Dil kimdir?

G: Kendimden bahsedemem pek. 87’liyim. Nişantaşı’nda doğdum. Doğduktan sonra bir süre Kabataş’ta yaşadım. Sonra Beşiktaş’ta, daha sonra Dikilitaş’ta yaşadım, işte taşlı taşlı gidiyorum…

K: …ve çok taş bir insanım.

G: İşte bir onu diyemedim. (Gülüyoruz) Kitap okumayı, dizi ve film izlemeyi, birşeyler biriktirmeyi-film afişi, anahtarlık, ayraç gibi- çok severim.

K: O kadar kendinden bahsettin. Mesleğinden hiç bahsetmedin…

G: İTÜ makine mühendisliği programını bitirdim. Şu an savunma teknolojilerinde yüksek lisans yapıyorum. Dedem bana sormuştu kendini beyaz önlükle mi yoksa baretle mi hayal ediyorsun diye. Tabiki baretle cevabı vermiştim. Çocukken astronot olmak isteyen insan tipi olarak mühendisliği de isteyerek yazmıştım. Ama bittikten sonra ee yani bu muydu diye düşündüm, doktorluk mu okusaydım diye geçti aklımdan. Bilim adamı olsan bir yerde seni tatmin eder ama mühendislik bir insanı tatmin edecek bir şey değil. Halbuki doktorluk daha büyük bir “challenge”-meydan okuma. Ama ailemde çok sağlık sektöründe kişi var. O yüzden hastane kokusundan baydım, bir de kan görmeye dayanamadığım için yapamazdım yine de. Mühendislik ortamı eğlenceli esasında. Bir de ben lisans zamanı güneş arabası ekibindeydim ve tüm tatminimi orada yaşamış gibi hissediyorum, daha da yaşamak istemiyorum. Üstüne ben herşeyden çabuk sıkılan bir insanım, tembel bir ruhum var. Bir şey yapmak için motivasyonumun olması lazım. Onu da kaybedince hiç ilerleyemiyorum.

K: Peki bu konu çok derin en iyisi değiştirmek. Kıskanç mısın? (Nereden estiyse)

G: Bir arkadaşımın lafı var. Mönüye bakmak diyeti bozmaz. Tabii ki bakacaksın. Kendini zorlamanın bir alemi yok. Hayır bakmıyorsan asıl o zaman şüphe duyarım. Yani yemeği yemediği sürece istediği kadar mönüye göz gezdirebilir. İnsan kendini kontrol edebilmeli bence. Bu konularda tamamen biyolojiyi suçlamak mantıksız, insan yapısı gereği aldatır gibi hipotezlerden bahsediyorum. Kendi duygularının mantığını çözebiliyor, kendini tanıyorsan kontrol sağlanır.

K: Konudan konuya atladık, ama güzel bir röportaj oldu.

G: İkimizden başka bir şey bekliyor muydun?

K: Tabiki hayır.

Gökçe insanları çok iyi tanıyor. Yukarıda okudunuz. Bu konuda alaysız olmasına rağmen, kişilik analizlerinde ustalık mertebesi yolunda ilerleyişine bu röportajla şahit olduk. Hatta onca yıl mühendislik eğitiminin getirisi olsa gerek ki bu yola ikizi Tuğçe ile başkoymuşlar ve insanların matematiksel modellemesi üzerine çalışma planları yapmaktalar. Bu konuda ilk ve en yeni çalışmaları: “Top Celebrity” listelerinin nasıl oluşturulduğuna dair,  subjektif ve objektif birçok parametrenin yer aldığı bir denklemi tamamlama sürecinde oldukları bilgisini almış bulunmaktayım. Ayrıca bu çalışmanın nihayetlenmesini takip eden zaman zarfında bu konuda bir röportaj daha yapacağımın müjdesini de vermek isterim.

O belki tembel ruhlu, belki maymun iştahlı ve de yaptığı işlerde motivasyon eksikliğinden dertli ama aynı zamanda onunla yapılan çalışmalarda karşı tarafı motive edici bir etken. Her ne kadar ikizi olması bu söyleyeceğimi desteklemez nitelikte olsa da, Gökçe mönülerin spesiyali ve ondan bir ikincisinin bulunması güç.”


Reklamlar

2 thoughts on “Röp röp röp!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s