Oscarlar Gitti…


Geçen pazar gecesi Oscarların dağıtılmasıyla yeni yazımızın konusu da çıktı. Bir önceki yazımız müzik ödülleri, şimdiki de 83. Akademi Ödülleri yani Oscarlar.

Oscarlara kıymet vermeyi Yüzüklerin Efendisinin her üç filmine de en iyi film ödülü verilmediği, ancak üçüncüye sadece bu “hak” tanındığı için taaa o zaman bırakmıştım. Geçen sene ise en iyi diye seçilen filmin tırtlığı bu kararımın ne kadar doğru olduğunu bana bir daha kanıtladı. Bu seneye gelirsek aslında yine kıymet vermiyorum ama bu sene iyi filmler vardı ve enteresan şekilde ben de baya (6/10) bir film izledim en iyilerin listesinden. O yüzden kendi ödüllerimi dağıtabilecek kabiliyetim de, başkasının seçtiğini eleştirebilecek birikimim de elverdiğinden üşenmiyor, size Akademiyi yorumluyorum.

Bir kere benim bu filmlerin arasında favorim Social Network. Neden? Çünkü son dönemde de dünyanın aldığı hal, sosyal paylaşım sitelerinde şekilleniyor. Bugün açık medya, sınırsız iletişim, habere erişmek gibi konularda özellikle Facebook ve Twitter’ın aldığı rol büyük. O kadar ki Tunus, Mısır ve şimdi de Libya’daki sosyal devrimlerin temelinde Facebook ve Youtube olduğu kesin. Film itibariyle böyle kapsamlı ve etkili bir siteyi –veya belki de silahı- kurmanın başlangıçta hangi fikirlerle oluştuğu, nasıl geliştiği, gelişirken yolunda kimleri ezdiği anlatılıyor. Aslında bir Mark Zuckerberg adı altında asosyal topluma, girişimci nerdlerin nerelere geldiğine ve yıllık geliri 5 milyar dolar olan bir sitenin ederinin 75 milyar dolar olmasındaki bu garip eder/değer dengesizliğine kuş bakışı bir göz gezdiriyor. Yarın öbür gün 2000leri en iyi anlatacak filmin bu olacağına inanıyorum. Bu nedenlerle diğerlerinden daha ilerde görmüştüm Social Network’ü.

King’s Speech hakkında yazımı da yazdım zaten. En iyi erkek için Colin yeter bir sebep, ama ne film ne yönetmen için değil. Ne yazık ki Geoffrey Rush’a hakettiği ödül gitmeyince Krala adil bir ödül dağıtımı yapıldığını düşünmüyorum.

127 Saat ise farklı bir konumda. Danny Boyle’un filmlerini severim, bunu da beğendim. Tek kişilik dev kadro James Franco gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Üstelik orijinal film müziği konusunda da Dido-A.R. Rahman düeti filmde çok doğru yerdeydi, hoş da bir parçaydı, onun yerine Toy Story’nin dandik çocuk şarkısına gitti, o da haksız bir ödüldü.

Inception’a ise kazığın allahı atıldı. Bir kere senaryonun gerçekten enteresan ve farklı olduğunu kabul etmek zorundayız. E peki nerde ödül? Yok. Yok görsel efekt, yok ses bilmemnesi, sıvamışlar bence, orijinal senaryo ödülü bile verilmedi. Çocuğa oynasın diye oyuncak atmışlar gibi. Olmamış, olamamış.

Natalie Portman’ın karizmasına ve şanına şan katan Black Swan’da ise benim ilgimi en çok tabüü ki Vincant Cassel çekmişti. Bir de ben izlerken belki çok doğru bir vaziyette izlemedim, belki de beklentilerim çook fazlaydı ama abartılmasına gerek olmadığı kanaatimdeyim. Evet, çok güzel film, özellikle Kuğu Gölü’nü gençliğimde izlemiş ve sevmiş biri olarak Kuğu Prenseslerinin arasındaki geçişlerin ve dönüşümün fevkaladenin fevkinde olduğunu düşünüyorum. Ama işte fazla mı elitist, çok mu feminen, izlediğimiz hastalık mı yoksa bir Ying Yang mı bilemedim. En büyük korkum ise en iyi kadın-erkek ödüllerini alan oyuncuların genelde kariyerleri ödülden sonra aşağı iner, umarım Natalie Portman için geçerli olmaz.

Ödül gecesine gelirsek, Anne Hathaway ve james franco pek uymamış diyebilirim. James, iyi çocuk, hoş çocuk ama öyle sosyal çevrelerde pek konuşabilen, rahat takılabilen bir tip değilmiş, onu gördük. Anne Hathway de fazla gülüp –zaten o ağız kocaman- pek ezbere konuştuğu bariz replikleriyle çok da sempati yaratmadı. Nerede Alec Baldwinler, Steve Martinler, ve hatta Hugh Jackmanlar (kaç kişilerse artık). Yine de sevimsiz bir durum çıkmadı, fena değildi. Ödül sonuçlarının fazla tahmin edilebilir olması ise izlemenin hiç bir anlamını kalmadığını bize tekrar tekrar hatırlattı.

Kıyafetler ise en çok beklediğimiz, tahmin edilemez ve renkli olan kısım. Anlamadığım moda hakkında ahkam kesecek değilim de, güzel olanı göremeyecek değiliz herhalde. Ortada hele Mila Kunis’in pek görkemli elbisesi, Melissa Leo’nun hem yaşına hem böyle bir ödül törenine uygun zarif kıyafeti varken fikir belirtmemek olmaz. Gecenin en tahmin edilemez kıyafetini ise Jennifer Lawrence giymiş bence. Aşırı sade, belki spor ama bunların yanında kırmızının göz alıcılığı kızımızın doğru seçim yaptığını gösteriyor. Fakaaaat best of red carpet goes to Scarleeeeet (şakşakşakşak). O dağınık saçlar, o mürdüm  elbise, o duruş, o bakış… Scarlet bebeğimsin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s