so, how ’bout it then?*


dünya üstünde belirli 3 milleti diğerlerine göre daha fazla severim:

birincisi, biziz. sadece zorunluluktan. bazen neşeli tipler olabiliyoruz ama genelde rahatsız ediciyiz, kendi aramızda bile.

ikincisi, japonlar. aslında uzak doğu kültürü hep cazipti benim için. ama çekik gözlülerin hepsini sevmek fazla geliyor zira dünyanın 1/5ine sevgi verebilecek kadar geniş gönüllü değilim. ama anime yaptıkları ve etnik kültürlerini hala yaşatabildikleri için (ki yozlaşmışı bile eğlenceli geliyor) severim kendilerini.

üçüncüsü ise diğer bir ada sakini grup, ingilizler. bu adamlar öncelikle güzel. hatta kadınları da genelde dolgun oldukları için ayrıca güzel. uzaktan imrenerek baktığım pubları, doyamadığım tv dizileri ve romantik filmleri. depresyonları, mutsuz tipleri ve bunu dışa vururkenki öz güvenleri. ama en çok ne için seviyorum? tabii ki müzikleri. anlatabilecek, konu üstüne yorum yapabilecek birikime sahip değilim -bu konuda benden daha iyi ve yetkin insanlar tanıyorum-, ama bildiğim bir şey varsa o da hayatımın en önemli müzik grupları diye tabir ettiğim insanlar ingilizler. belli bir felsefeyi, fikri, yorumu yayıyorlar. ha bunu herkes yapıyor tabii, lady gaga bile kendi zevkini sunuyor ama sanırım britlerin müzik anlayışı benimkine daha bi uyuyor. ha bi de jane austen, shakespeare vs var ama… whatever :p

bu kadar övgü yeter, zaten konu da ingilizler değil. konu bir film, adı da the boat that rocked. ’60ların ortasında britanyada bbcden başka yayın yapan radyo yok ve o da 45 dkdan az pop-rock çalıyor. benim sıradan günlük bir otobüs yolculuğumdan daha az yani. korkunç. o zamanlarda da insanlar müzik dinlemeyi seviyordu çünkü, hep sevdik. ama 7/24 klasik müzik? oh nooes! bbcnin tekelinin yanında ayrıca korsan radyolar oluşuyor zamanla. denizden yayın yapan radio rock diye ortalığı kasıp kavuran bir kanal var ve 24 saat rock ve pop yayını yapıyorlar. filmin ana konusu bu aslında ama filmi sevmemin en önemli sebepleri konusu değil. yani evet güzel, enteresan ama sadece o değil. öncelikle oyuncular: bill nighy (pek severdim rahmetliyi), emma thompson ve kenneth branagh (yok yere yaygarada ikisine ayrı ayrı ve ardından beraberce tekrar tapmıştım), phillip seymour hoffman (college humorda kendisiyle ilgili bir video vardır, pek sevmem ama burda baya iyi), ve ve mükemmel yakışıklı 2 adam: tom sturridge (oğ ye man, oğ ye), tom wisdom (acaba bu rolde görmesem ne düşünürdüm diye de merak etmiyor değilim). diğer sebep, senaryo yazarı richard curtis. kendisini nerden mi tanıyoruz? notting hill (alkış), bridget jones (ver coşkuyu) ve efsanevi love actually (salon yıkılıyor dostlar!) romantik filmleri severim, güzel olanları bir daha, bir daha severim. bu film romantik değil ama senaryonun verdiği zevk kimin elinden çıktığını belli ediyor. izlemek için yetmedi mi? müzik adamım. gerçekten çok güzel bir film müziği albümü var bu filmin. sevenlere özellikle hitap ediyor: the kinks, the beach boys, the who, jimi hendrix, david bowie.

film komik, zevkli, arkadaşlığı biraz bohemlik, biraz da hippilikle harmanlayıp veriyor, sonunda da inanılmaz gaza getiriyor. müzikle alakalı filmler sıralaması yapınca kafamda –ki çok da yok, hani ilk 5 yapsam zaten 6. çıkar mı emin değilim- en iyilerden biri bana göre. indirin izleyin.

*: kızları etkilemenin basit yöntemleri;)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s