Film Ekimi


Bu yılki Film Ekimi herkesin bildiği üzere geçen senelerden 2 gün daha uzun olarak 9 gün yapıldı. Her ne kadar Kasım gelmiş olsa da, şimdi yorum yazmanın bir sakıncası olacağını sanmıyorum. Ay ve Kan Arzusu filmlerini festivalde izlemiş bulundum ve torrent sağ olsun, Cheri’yi de tam galanın başlama saatine kadar indirip, gala izleyicileriyle aynı saatte evimde izledim.

Önce Ay – Moon: Filmi önce bilimkurgu, sonra David Bowie’nin evladı Duncan Jones tarafından çekildiği için izledim. Burada biletleri alan bir numaralı arkadaşıma sevgilerimi sunmayı borç bilirim. Konusu bir Ay görevinde tek başına çalışan astronotun yaşadıkları olarak özetleneabilecekken, bilimkurgu kısmında klonlama ve izolasyon hissinin yoğunluğu ağır basıyor. Filmi izlemeden önce “acaba ağır mıdır, sanat filmi diye bayık birşey izlemesek bari” diye endişelerle gittiğimi itiraf ediyorum ama kesinlikle öyle değildi. Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde egomanyak Zaphod rolünde izlediğimiz Sam Rockwell, bıkkın, sıkkın ama var gücüyle yalnızlığa dayanmaya çalışan astronot rolünde oldukça iyi. Gerçi klonlarıyla dolu bir uzay üssünde olmasını inanılmaz rahat karşılaması saçmaydı biraz. Benim klonum olsa –ki yok sayılmaz- önce tedirgin olurum, korkarım, nasıl, neden diye sormaya başlarım. Ama yok, iki klon kanka ayağına etrafı araştırmaya başlayınca acaba ben mi pimpirikliyim diye düşündüm. Neyse, bu bir yerde kalsın. Filmin diğer başarılı yanı kesinlikle müzikler. Clint Mansell, insanı içine çeken ve filmde astronotla beraber yalnızlığı, merakı ve dayanma gücünü sanki beraber yaşıyormuşuz hissini veren müzikler yapmış. Kendisini takip edenler Requiem for a Dream ve The Fountain filmlerinin müziklerinden de hatırlayacaklardır. Bunun dışında uzay üssü olarak aklıma gelen GORA olmuştu ilk önce ama kesinlikle öyle bir görüntü yoktu. Aksine uğraşılmış, minimal döşenmiş, ne çok teknik ne çok saçma bir uzay üssü yaratılmış. Astronot Sam’e yardım eden robot Gerty de tek başına bir karakter. Sonuç olarak izlenmeli. IMDB’de ben 8 verdim. Ortalama da 8 zaten (evet ortalama bir insanım).

İkinci filmimiz Kan Arzusu – Thirst: Çok uzun zamandır, bu kadar eğlenceli ve romantik vampir filmi izlemedim, baştan söyleyeyim. Hollywood işin suyunu çıkardı bu vampir işinde, sıkıldım artık. Ama belli ki Kore’de daha anlatılacak çok hikâye var. Ölümcül bir hastalığın tedavisi için gönüllü olarak çalışmalar katılan rahibimiz, ölmeden hemen önce kendisine yanlışlıkla verilen vampir kanıyla tekrar hayata döner ve inancıyla oluştuğu vampir arasında kalır. Bu arada yasak bir ilişki de yaşamaya başlar. Vampir olmasının inancına verdiği zarar zaten bu ilişkiden belli, zira kendisi de oynaştığı sevgilisine şöyle der: “vampir olmasam seninle beraber olacağımı mı düşündün, ben rahibim yavrucum, senin gibi evli kadınla ne işim olur!” Rahip rolündeki Kang-ho Song, karakterinin içindeki ikilemleri, saf ve cinselliği ilk kez keşfeden ve bundan da korkan karakterini çok güzel oynamış. Kendisiyle yasak ilişki yaşayan Ok-vin Kim de depresif mutsuz ev kadını rolünden, şirret, psikopat ve manipülatif kadına hiç belli etmeden alttan alta bürünerek, hem rahibimizi hem de bizi şaşırttı. Genel Kore-Japon filmlerinde olan çılgın kan sahneleri, iğrenç kafa kol koparma görüntülerinin olmaması şahsen en güzel yanı. Ayrıca adamın kan içmek için adam öldürmeye yanaşmaması takdire şayan. Tabi burada Twilight vampirlerine bir övgü mü var diye sorarsanız, söyleyeyim, yok! O iş saçma arkadaşım. Neyse. Bunu da izleyin. Biraz kara mizah, biraz romantizm, biraz gerilim her bünyeye ilaç gibi gelir.

Son festival filmimiz Cheri. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Michelle Pfeiffer taş arkadaşım. Kedi Kadın olarak da öyleydi, şimdi de öyle. Ben büyüyünce böyle olmam muhtemelen. Ama olanı da severim. Michelle’i de seviyorum. Evet, bu kısa tapınmanın ardından filme gelelim. Hayatını metres olarak kazanmış, artık emeklilik vaktinin geldiğini düşünen Lea, hiç sevmediği meslektaşının (!) oğluyla aşk yaşamaya başlıyor. Fakat öyle adam bence olmaz olsun. Adam boş bir teneke. Hissiz, isteksiz, sıkkın bir arkadaş. Annesi yaşındaki aşığı da kendisini alıyor, aşkı ve hayatı öğretiyor. Derken oğlanın annesi gidip bunu yaşıtıyla evlendirince, iki mutsuz âşık hayata devam etmeye çalışıyor, vs. vs… film için söyleyeceklerim kısa. İlk başta güzeldi, eğlendim yarım saat. Sonra sonunu da hatırlıyorum. Ama ortalarda ne oldu bilmiyorum. Oralar bir boş geçilmiş sanki. Onun dışında ortalama bir film. Bu arada Michelle Pfeiffer’dan bahsetmişken, yanında genç Cheri’yi oynayan Rupert Friend’i atlamamak lazım. Kendisini Pride & Prejudice’te yakışıklı subay rolünde izlemiştik. Kendisi Elizabeth Bennet’i elde edememişti filmde ama Keira Knightley’i sonuçta götürdü. Zevksiz kerata.

Film Ekiminden yorumlar bu kadar. Esen kalın efendim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s