Sone #18

« Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararı da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:

İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir. »*

 
*Talat Sait Halman çevirisi.

Original Soundtrack: Bitirme Tezi

Sevgili dostlar ve okuyucular,

Yeni bir tez yazma döneminde daha beraberiz. Bilime yapacağım ikinci, bireysel çalıştığım ilk bitirme tezimin beyaz cildini (yani ilk basımını*) sizlere duyurmaktan kıvanç duyarım. Konumuz “Akımsız Nikel Fosfor/Nikel Bor Dubleks Kaplamaların Mekanik Özellikeri” gibi birşey. Daha karar vermedim ama yazıyorum işte. Velhasıl her önemli işin bir soundtracki olması gerektiği gibi tez yazmanın da var. Ve ben bu sefer kolaya kaçmıyor, yeni limanlara yelken açıyorum.

Bilimde tırnak kiri atomu kadar yaptığım ilerlemede bana literatür yazarken destek olan sanatçılar aşağıdaki gibidir:

  • Borusan Quartet: Geçen cuma gittiğim konserlerinden sonra her gün bir doz dinlemeden geçemiyorum. Özellikle Türk bestelerinde çok aşmış olduklarını düşünüyorum. Hatta bütün Türk dinleyicisi Adnan Saygun, Ulvi Erkin gibi bestecilerin eserlerine bir kulak verse zannımca memlekette Mozart dinleyicisinde bir azalma yaşanabilir. Neyse zaten Dörtlü buna uygun bir albüm yapacaklarını duyurdu. Takipçisiyiz.
  • The Underground Youth: Nasıl anlatsam bilemedim zira psychedelic rock namına diyebileceğim pek az cümle var. Şimdiye kadar bu türde sadece Magic Alex dinlemiş bünyem bundan sonra da bu gençleri dinlemeye devam edecek. Ama Pink Floyd tadında da değil hani. Zaten olmasın, ben memnunum benzedikleri şeyden.

  • Büyük Ev Ablukada: evrenin en debelenen yerindeyim/nemenem bu çaba boş iyi ki gerilmedim/çeneme gömülmüş yirmilik diş gibi/kaçıcak yerim yok ama evimdeyim. Bence sözler açık.

Başka gruplar da denemekteyim, çok sıkılırsam Top 101 Classical Music listesiyle kendi yaptığım “cukka” isimli elektronik pop listesine dadanıyorum. Hoş değil yani, kafam kazan.

Velhasıl, bitirme yazan bütün gençliğe selam eder, herkese kolaylıklar dilerim. Bitince de burada yayınlarım. Bir şeyler öğrenin, kaplamadan olmuyor. Önerisi olanı da göz önünde bulundururum.

*İlk baskı:5 adet.

I’m one of the “common people”

Başlıktan da belli. Fakat biliyordum. Suede, Happy Mondays.. Bunlar birleşip geri burda buluştuklarına göre Pulp da gelecek dedim. Geçen sene çıkarken dedim festivalden hatta. Erdim ben. Oğ ye men, oğ yeee!

Efes One Love 14-15 Temmuz’da!

50/50

Bu yazıyı tüm genç yaşta boğuşmamaları gereken hastalıklarla boğuşan arkadaşlarıma ithaf ediyorum.

50/50, Joseph Gordon-Lewitt’in 27 yaşında omurilik kanserine yakalanan birini canlandırdığı 2011 yapımı film. Gelecek hafta Türkiye’de vizyona giriyor.

Seth Rogen'ın bu surat ifadesini filmde görüyoruz.

Adam, hem hastalığını kabullenmeye çalışıyor, hem abuk kız arkadaşının aldatmasını kaldırmaya çalışıyor, hem acemi terapistine karşı medeni olmaya çalışıyor, hem de Alzheimer olan babasına bakan annesinin endişelerinden sıyrılmaya çalışıyor. Bu arada liseden arkadaşı Kyle en büyük destekçisi durumunda, ama o da arada rotasından sapar gibi görünüyor, ki öyle olmadığını da filmin sonunda anlıyoruz.

Kesinlikle acıklı bir film değil, baştan belirteyim. Zor bir sürecin sadece hastayı değil, yanındakileri de nasıl etkilediğini gösteriyor, ama dediğim gibi, acıklı bir şekilde değil. Bazı yerleri özellikle komik, ki burada Seth Rogen’ın hakkını vermek lazım, herkese böyle bir dost gerek, Adam’ın kız arkadaşının aldatmasını görüp de “ay kalbi kırılmasın çocuğun, ben söylemeyeyim boynuzlandığını, kötü olur” demeyip, belgeleyip de çocuğu kızdan kurtarmasını ayrı takdir ettim. Terapistin acemiliği, kendisini oynayan Anna Kendrick’in acemiliğiyle paralel değil. Artık  ”olmuş” diyebileceğimiz kıvama geliyor kendisi. Twilight zaten oynadığı en kötü film, onun haricinde yükselişte olan, takip edilesi bir oyuncu. İzleyin derim, ben özellikle puan vermiyorum, ama IMDB 7.9 vermiş.

Buradan sonrası tamamen kişisel, çünkü bu bir blog, benim açtığım bir blog, ve biraz konuşmaya ve yazmaya ihtiyacım var. Bu filmi özellikle izledim, çünkü en başta dediğim gibi, bazı arkadaşlarım da genç yaşta olmasına rağmen ciddi hastalıklarla uğraşıyorlar. Hepsi de üstüste geldi biraz. Geçen ağustostan beri kendi ailemde de ciddi sağlık sorunları yaşıyoruz, çok sevdiğim eniştemi de kaybettik, en yakın arkadaşımın ailesinde  devamlı birileri hastalanıyor, sonra en eski arkadaşımın kanser olduğunu öğrendim, sonra da hasta bir adamla arkadaşlık kurdum. Tam 20 gün önce de ilk erkek arkadaşımdan ayrıldım. Canım sıkkın dostlar. Hepimizin umuda ihtiyacı var, gencinden yaşlısına. Her şeyin daha iyi olacağına dair, elle tutulabilir, somut umutlara ihtiyacımız var. Neden hastalandık da ölümle yüzyüze geldik, ne yersek iyileşiriz, daha ne kadar yaşayacağız, hayatta kalmaya değer mi sorularına yer bırakmamak için ne yapmalı? Aklıma gelen tek şey umut etmek. Hasta yakını, hasta dostu olarak başka ne yapabilirim, ne söyleyebilirim bilmiyorum. Söyleyecek çok şey var, ama sanırım burası yeri değil.

Olmak istediğim kadar kötü, acımasız ve duyarsız biri olamadığımı da öğrendim sayenizde, ne kadar teşekkür etsem azdır (sarkastik oluyorum burda).

Decoy Bride’ın olayım David!

David Tennant’ın bu aralar gösterimde olan filmi Decoy Bride’ı yeni izlemiş bulunuyorum, sıcağı sıcağına yazayım dedim.

Filmde 2 tane tanınmış oyuncu var, baştan belirteyim, biri adı üstünde, David’ciğimiz, diğeri de Kelly Macdonald (Trainspotting’den hatırlayın). Konusuna gelelim; bir Hollywood yıldızı olan Lara Tyler, Google’dan araştırarak Hegg adası hakkında kıytırık ve oldukça uzun bir kitap yazan James’le evlenmek üzeredir, ancak paparazziler peşlerini bırakmadıkları için bir türlü evlenemezler. Bunun üzerine Lara’nın kelimesi kelimesine ezberlediği, ancak James’in ne yazdığını bile hatırlamadığı Hegg adasının kalesinde evlenmek isterler. Hegg adası da yaş ortalaması 75+ olan ve son genç bekar erkeği, ana karakterimiz Katie’nin şansına, evine döndüğü gün evlenen bir elemandır (burada Katie’nin şanssızlığına değinmek istedim, elemana değil). Bir tarafta paparazzilerin peşinden koştuğu düğün, bir tarafta gerçek ve istekli gelin, bir tarafta da yanlışlıkla evlenen iki huysuzun komik ve yer yer romantik hikayesini anlatıyor Decoy Bride.

Aslında çok da parlak bir film değil. İzlerseniz anlarsınız, derinlik denen bir şey yok filmde. Ancak bir sahne vardı ki, oturdum ağladım. Hani acıklı filan da değildi, iki yaşlı sağır çiftin Dave’in eline bagpipe tutuşturup dans ettikleri sahne bayağı dokundu. Eğer İngiliz aksanına karşı bir meyliniz varsa, bir de İskoç aksanına bakın. Hani ben Dave’den ötürü çok severim, ama İrlanda aksanından da farklıdır, ve Kelly Macdonald’ın aksanı daha bile ağır. İlginç oluyor işte. Mekanlar da hoştu, ama bu da normal bir hoşluk değil, sıkıcı bir hoşluk. Hani hep yemyeşil çayırlar, otlayan kuzular, taş yollar ve duvarlar görürüz bu tip lokal Britanya filmlerinde, ancak Kelly the Katie’nin de daha filmin başında belirttiği gibi, Vikingler bile bu adanın yüzüne bakmamış. O yüzden “ay gideyim de göreyim şuraları” gibi bir heves uyandırmama ihtimali çok yüksek.

Yine de ben 7 verdim filme, beni baymadı, filmin uzunluğu yeterliydi, güldüm, ağladım, demek ki yeterince duyguluydu, David Teninch dört dörtlük bir insan olduğu için 4 puan ordan geliyor, gerisi de 3 puan olsa, alın size 7 puan! Burdan çıkartmamız gereken şey: IMDB’ye güvenmeyin, 5.5 verenler David’i kıskanıyorlar!

Bu arada “I’m like kryptonite to men. Kryptonite dipped in cellulite.” repliğini yazan kişiye tebriklerimi sunarım. Dylan Moran’ın güzelliğine de atıf yapmazsam arkamdan ağlar.

image

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.